Derin aydınlanma

Üst akıl diye bir şey aslında yoktur. “Aklı alınmış” toplum vardır.

Halkı yoksul ve yoksun bırakılan toplumların bireyleri, emperyalizmin piyonu olmaya potansiyel birer adaydır. Aç bırakılan birey ki bu salt karın açlığı değildir; sanat bilinci, tarafsız eğitim, tarafsız devlet olgusu bilinci ve en önemlisi özgür düşünen beyinlerin açlığı toplumsal erozyonu körüklerken kösnül bırakılış toplumu, emperyalist yapıların istediği cihette sürüklemesine zemin hazırlar. Ortadoğu halklarının durumu bunun en canlı örneği değil midir?

Aydınlanmanın kör bilincinin bile yoksunluğu peyderpey artan ülkemiz toplumu için de “piyon olma yolunda ilerliyor” görüşünü dillendirmek sanırım abartı olmayacaktır. Üst akıl diye bir şey aslında yoktur. “Aklı alınmış” toplum vardır. İçi boşaltılmış eğitim sistemiyle, ört üstünü gitsin “bunu toplum bilmese de” olur deyişleriyle, insan değil nefer yetiştirme yöntemleriyle toplumun var olan aklını sıfırlayarak geri kalmışlığı beslemek bireyin, çıkar odaklarınca yönlendirilmesini kolaylaştırır.

Hükümetin, devlet aygıtını dönemsel oy avcılığı yaparak kullanması, muhalefetin tüm kesimlerinin sesini kulak tırmalayan tiz bir ses olarak algılaması, eğitim süreçlerinde bağnaz yapıların bilinçli bir şekilde cirit atmasına göz yumması ile perçinlenen bu durum ancak derin bir aydınlanma süreci ile atlatılabilir. Ülkemizde dinci yapıların devlet işleyişinde hegemonya kurduğu, hatta kılcal damarlarına bile bilinçli bir şekilde sızdığı, sızdırıldığı ya da sızmasına göz yumulduğu gerçeği 15 Temmuz girişiminde dolunay gibi ortaya çıktı. Kaldı ki bu dolunay defalarca tekrarlamış ama uyarılar dikkate alınmadığı gibi uyaranlar çeşitli yöntemlerle sindirilmiş, susturulmuş ve nihayetinde cezalandırılmıştır.

Bu nedenle derin aydınlanma süreci öncelikle eğitimle başlar. Bu eğitim din temelli değil tarafsız olmalıdır. Aslında devlet topyekûn her bireye, her düşünceye, dine, mezhebe, ırka eşit mesafede olmalı hiçbir cümlenin içinde “afedersiniz Ermeni” tamlaması gibi ırk, zümre ya da düşünceyi aşağılayıcı, ötekileştirici, hedef gösterici olmamalıdır.

Derin devlet yerine derin aydınlanma diyelim mi o zaman? …

İğneyi kendine, çuvaldızı başkasına

Reuters’in Myanmar’daki Müslüman katliamını belgeleştiren muhabiri geçtiğimiz günlerde tutuklandı. Myanmar yönetimi, isnat edilen suçlamayı “devlet sırları kanununu ihlâl etmek” olarak açıklandı. Sanırım, en azından gazetecilik açısından, ülkemizdeki “MİT Tırları” olayıyla çok benzeşiyor, öyle değil mi? Hatta benzeri bir suç isnat edilen CHP Milletvekili hala içerde bulunmuyor mu? Bir gazeteci ülkeyi terk etmek zorunda kalmadı mı?

Hatta Anayasa Mahkemesi’nin Can Dündar ve Erdem Gül’le ilgili kararını beğenmeyen Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Ben Anayasa Mahkemesi’nin vermiş olduğu karara sadece sessiz kalırım, o kadar, ama onu kabul etmek durumunda değilim. Bunu çok açık net söyleyeyim ve verdiği karara da uymuyorum, saygı da duymuyorum” demişti.

Hukuk, kişi ya da bir zümreye göre değil, evrensel değerlere göre uygulanmalı ise önce iğneyi kendimize batırmalı, takkemizi önümüze koyup iyice bir düşünmeliyiz.

Devlet aygıtlarını siyasetten arındırmalı, bağımsız işleyişlerinin önünü açmalıyız.

Bir gazeteci daha tutuklandı

Maltepe’de yayın hayatını sürdüren Halkın Nabzı Gazetesi, haber ve söyleşileriyle ilçe gazeteciliğine önemli katkı sunar. Çizgisini beğenmeyen gerçek okur kitlesinin bile saygı duyduğu bu gazetenin Sorumlu Yayın Yönetmeni ve editörü, aynı zamanda yazar olan İshak Karataş, sosyal medyada yayınladıklarından ötürü tutuklandı.

Gazetecilerin yaptığı haber ve yazılarından dolayı tutuklanmaları ülkemizde artık bir gelenek halini almışken İshak Karataş’a özgürlük diliyor, umuyorum.

Nazım’ın müthiş iki dizesi tam da uyuyor gibi: “Yani sen elmayı seviyorsun diye / Elmanın da seni sevmesi şart mı?”…

***

Halkın bir kısmını dünyevi değerlerinden, olaylara bakış açısından, tabiiyetinden, sizden farklı düşündüğünden ötürü ötekileştirip, itip-kakıp, zindanlara atarsanız, şimdilerde dillerden düşürülmeyen “milli ve yerli olmak” tanımının içini boşaltmış olursunuz. Milli olmak değil bu “benden olmak” sözüne denk gelir ki bu da toplumu nar gibi ortadan ikiye böler.

Mehmet İlhan

2010 yılından beri çeşitli dergi ve gazeteler de. Editör ve grafiker olarak görev almıştır. Gazetecilik mesleğine editörlük ve yazılarıyla devam etmektedir.

Next Post

Tırmıktan fotolar

Sal Şub 20 , 2018
Tırmık merhaba, hoş geldin. Hayırdır yorgun görünüyorsun. Merhaba, sayenizde be amca. Doğanın içine ettiniz, mevsimler karıştı, Şubat’ı Mart sandık bi koşturmadır gidiyor işte. Sende haber çoktur tırmık, ne anlatacaksın? Aslında amca sizde bir laf vardır. “Eline, diline, beline sahip ol” diye. Bu konuda biraz laf edecektim ama, bazı fotolar bu […]
Tırmık

Son Yazılar

%d blogcu bunu beğendi: