Radyobiyolog Deniz Öner ile kanser üzerine söyleşi

Maltepeli Radyobiyolog Doktor Deniz Öner kanserle ilgili sorularımızı cevapladı.

Bazen bir hücre 6-7 fren sistemini bertaraf eder. İlkel, vahşi özelliklerine geri dönüştür bu. İsyan edip, başına buyruk hale gelir.

Anahtar kelime “Sevgi”

Bir hücre tek başına iken ona kodlanmış olan süre boyunca solunum, sindirim, boşaltım, enerji üretimi, savunma, çoğalma gibi yaşamını sürdürmek için birçok faaliyeti bir arada 7/24 yapar. Bunun için sürekli çevreden aldığı sinyalleri değerlendirmek ve ona göre eyleme geçmek durumundadır.
Hücreler bir araya geldiğinde ise bu görevleri yapmak üzere dokular, organlar gibi gruplar oluşturmaya başlarlar. Farklılaşırlar ama bir arada ahenkle, uyum içinde bu görevleri paylaşarak varlıklarını sürdürürler.
Organizmanın tümü için baktığımızda ise, milyarlarca hücre kendi canlılığını sürdürürken payına düşen görevleri de bu arada yapmaktadır.
Tek hücreli yaşamdan çok hücreliye geçişte işler hücre seviyesinde azalmakta ancak bazı özgürlükler de kısıtlanmaya başlamaktadır. Örneğin bir hücre besin bulduğu kadar çoğalma, ya da diğer hücreleri rahatsız edecek şekilde yayılma gibi faaliyetlerine son vermek zorundadır.
Peki, ya bu sosyal düzene uymazsa ne olur?
Bazen bir tanesi hücredeki 6-7 fren sistemini zaman içinde bertaraf eder. İlkel, vahşi özelliklerine geri dönüştür bu. Bir arada yaşamanın gerektirdiği işbölümü, sorumluluk, görev dağılımlarına isyan edip, başına buyruk hale gelmektir.
Son derece bencilce der ki; ben ne kadar yemek varsa hepsini yemek, sınırsız şekilde çoğalmak ve çok beğendiğim bu bölgeye yerleşmek istiyorum. Burada sistemin bütün kaynaklarına saldırarak köklenir, tutunur ve çoğalır. Ta ki, orada artık kendi ve ondan üreyen diğerlerinin yiyecek bulma sıkıntısı baş gösterene kadar. Sonra oradan bazıları yeni kaynaklarla beslenmek üzere başka bölgelere göç etmeye başlarlar.
Bu süreç ne zaman biter?
Bazen tesadüf ile bazen kendini çok iyi tanıma ve değişiklikleri fark etme ile bu senden kökenlenen ama arsızca çoğalarak senin yaşam hakkına tecavüz edeni tanıyabilirsin ve ona haddini, sınırlarını bildirmek üzere harekete geçebilirsin.
Ama bazen de o kadar sinsice, fark ettirmeden çoğalır ki, bütün sisteme yayılır. Sistem normal çalışma şartlarını sağlayamaz, fonksiyonlarını işletemez hale gelir. Bu durumda aslında kendi besini de olan sistemi yok ederek kendini de yok etmiş olur. Sonsuz, sınırsız iştahı ile üzerinde yaşadığı, beslendiği organizma ile kendi sonunu da getirir.
Bir hücrenin canlı organizmada işler yolunda iken mükemmel olan varlığı, düzen tanımaz, başına buyruk çoğalma ve bulunduğu organı istila haline dönüştüğünde bir düşman halini almakta. Üstelik kendi bedeninde kavga ettiğin kendine ait hücreyle savaşta kazanmak oldukça acı verici süreçleri de beraberinde getirebilmekte.
Biz buna ”kanser” diyoruz.
Kanser nedir?
Kanser aslında kişinin vücudunda asi bir hücredir. Sağlıklı hücre gerektiği yerde ve ne kadar gerekiyorsa o kadar bölüneceğini bilir. Buna karşın kanser hücreleri, bu bilinci kaybeder, kontrolsüz bölünmeye başlar ve çoğalırlar, birikerek tümörleri (kitleleri) oluştururlar, tümörler normal dokuları sıkıştırabilirler, içine sızabilirler ya da tahrip edebilirler.
Kanser tedavi yöntemleri ve başarıları nedir?
Standart kanser tedavilerinde cerrahi, radyoterapi ve kemoterapi kullanılmaktadır. Sıralaması ve hangilerinin kullanılacağı kanserin türüne, evresine göre hastanın genel sağlık durumuna göre belirlenmektedir.
Cerrahi kanserli dokunun çıkarılması işlemidir. Bazı kanserlerde tek başına cerrahi tedavi ile şifa sağlanabilir. Cerrahi aynı zamanda tanının doğrulanması (biyopsi), evreleme, yan etkilerin ve ağrının azaltılmasında da kullanılan bir yöntemdir.
Radyasyon tedavisi, kanserli hastalarda tek yöntem olarak uygulanabildiği gibi, cerrahi ve kemoterapi ile beraber aynı anda ya da ardışık olarak da uygulanabilir. Tüm kanserli hastaların %52’sine tedavinin bir aşamasında radyasyon tedavisi uygulanmaktadır.
Radyoterapide iyonizan radyasyon kullanılır. Amacı kanserli hücreleri yok etmek ve tümörü küçültmek olarak özetlenebilir. Radyasyon ışın kaynağı bir makine yardımıyla dışarıdan verilmektedir. Radyoaktif maddenin vücuda belli bir süre için yerleştirilerek uygulandığı daha az kullanılan yöntemler de bulunmaktadır. Radyoaktif maddenin hastaya damardan ya da ağızdan hap şeklinde verildiği tedaviler de söz konusudur.
Kemoterapi, kanser hücrelerini yok etmek veya bu hücrelerin büyümesini kontrol altına almak için antikanser ilaçlar kullanılarak yapılan tedavidir. Kanser tedavisinde tek başına veya cerrahi ve radyoterapi ile birlikte uygulanabilir.
Kemoterapinin amacı hastalığın tipine ve yaygınlığına göre değişmektedir: Hastalığı tedavi etmek, kanser hücrelerinin çoğalmasını önleyip, yayılmasını yavaşlatarak hastalığın kontrol altına alınmasını sağlamak, hastalığa bağlı şikayet ve belirtileri ortadan kaldırarak kişinin yaşam kalitesini artırmak; cerrahi veya radyoterapi sonrası uygulandığında hastalık nüksünü (tekrar ortaya çıkmasını) azaltmak gibi.
Biyolojik tedavi, immünoterapi olarak da bilinmektedir, kansere karşı vücut savunma mekanizmalarını harekete geçirir. Kanser aşıları üzerinde klinik araştırmalar devam etmektedir. Ancak halen çok deneysel bir tedavi yöntemidir.
Kanserde akıllı tedavi veya farklı bir deyişle hedefe yönelik, hedeflenmiş tedaviler, kanserin bir çok türünde klasik kemoterapi ilaçları ile birlikte veya tek başına kullanımları sonucu tahmin ötesi yararlar sağlamaktadır.
Hedefe yönelik ilaçların sadece kanserli hücreyi etkilemesi, normal hücreler üzerine ise hiç ya da çok az etki oluşturması en büyük avantajıdır. Hedefe yönelik tedavilerin de çoğu deneyseldir ve diğer tedavi yöntemleriyle birlikte kullanılır.
Görüntüleme ve kanser tedavisinde yeni teknolojiler
En önemli gelişme PET-BT (Pozitron Emisyon Tomografisi) veya PET-CT kanser görüntüleme cihazı vücutta saptanan kütlelerin tanımlanması, kanser evrelemesi ve tedaviye yanıtın belirlenmesi için kullanılmaktadır. Sayesinde tümör yayılımı çok daha doğru saptamakta ve erken dönemde tedavinin başarılı olup olmadığı görülebilmektedir. Kanser tanısı konan veya yüksek olasılıklı kanser şüphesi olan bireylerde yarar sağlıyor. Birçok ilde bu yöntem tetkik için kullanılmaktadır.
Var olan ve artık yenilenen meme görüntüleme cihazlarında görüntü kalitesi arttı ve aynı zamanda memeyi çok daha az sıkıştırarak hasta konforunu arttırdı. Tomosentez Digital meme görüntüleme cihazları sayesinde hastanın eski bilgisi bilgisayar ortamında saklanmakta ve eski görüntüleri ile yeni bulgular rahatlıkla kıyaslanabilmektedir.
Yeni radyoterapi cihazları ve uygulama yöntemleri bulundu. Eskiden kullanılan “Kobalt” cihazlarını “LİNAK” (lineer akseleratör) cihazları izlemiş, bu cihazlara özel programlar ilave edilerek tümöre yoğunlaşan kontrollü ışınlamalar yapılır olmuş ve daha ötesi “ARK yöntemi” özelliği bulunduran cihazlar ile tüm bu uygulamalara ilave olarak tedavi süresini kısaltarak hastaya güvenlik ve üst düzey konfor getirmiştir.
Bu alanda bir diğer konu ise akıllı radyoterapi uygulamalarıdır ki; son derece nadiren ihtiyaç duyulan bu yöntemler halkımızda yanlış algılara neden olmaktadır. “Uzay Neşteri” (Gamma Knife, Cyber Knife) diye bilinen bu yöntemlerin uygulaması; kanser tedavisinde son derece kısıtlı ve nadiren ihtiyaç duyulan yöntemlerdir. Ülkemizde bu tür cihazlardan birkaç tane olması yeterlidir. Cerrahiye uygun olmayan hastalarda, küçük boyutlu tümörlerde veya beyin gibi kritik dokulara yakın yerleşimli cerrahinin uygun olmadığı tümörlerde tercih edilmektedir.
Palyatif Tedavi nedir?
Kanser tedavi edilebilir olmakla birlikte her zaman iyileşme mümkün olmamaktadır. Palyatif tedavide amaç kanserin hangi evresinde olursa olsun kişinin kendini mümkün olduğunca iyi hissetmesini sağlamaktır. Palyatif tedavi fiziksel, ruhsal, psikolojik ve kişinin sosyal ihtiyaçlarına yönelik olabilir ve normal tedaviyle aynı anda devam edebilir.
Çocuklar da palyatif tedavi alırlar. WHO (Dünya Sağlık Örgütü) çocuklar için palyatif tedaviyi çocuğun akıl, ruh ve vücut bakımının sağlanması olarak tanımlamaktadır. Hastanın ailesi çocuklarını mümkün olduğunca rahat ettirebilmek için doktor, hemşire, sosyal hizmet uzmanı, diyetisyen, fizyoterapistten oluşan profesyonel bir sağlık ekibiyle birlikte çalışırlar.
Ülke olarak Kanser Tedavisinde Neredeyiz?
Kanser tedavisinde en önemli etken, bilimsel son gelişmeleri, araştırmaları takip eden ve pratiğe geçirebilen bir sağlık ekibi/doktor ve hastanedir. Günümüz koşullarında en yeni tedavileri, vakit kaybetmeksizin hasta ile buluşturabilen hastane ve doktor dünyanın her yerinde fark yaratıyor.
Teknolojik gelişmelerde ülkemiz hızlı bir değişim içinde ve hatta bazı konularda daha öndeyiz. Bunun yanı sıra kanser tedavisinin en önemli parçalarından biri olan hastaya ve hasta yakınına değer verme, şefkatle yaklaşma konusu da çok önemli. Ayrıca disiplinler arası yaklaşım yani hastayı merkeze ortaya koyup onkolog, radyolog, cerrah, hemşire, diyetisyen, psikologdan oluşmuş bir ekibin koordinasyonu ve desteği nerede tedavi gördüğünüze bağlı olarak değişiyor. Ülkemizde bu konuda çok iyi özel hastaneler veya bazı merkezler var.
Gelişmiş ülkelerde tedavi paralelinde sanat ve artan yaşam kaliteleri ile yaşamın içinde tutan felsefe tedavinin parçası. Kanserli hastanın rehabilitasyonunu, beslenmesini, cinsel sorunlarını, psikososyal problemlerini bütün olarak görerek destek sağlanmakta.
Hipokrat, ‘‘İçimizdeki doğal iyileşme gücü, şifa için en önemli kaynaktır’’ der.
Amaç, sağlık sorunlarının çözümünde öncelikle, en az yan etkili ve doğal yöntemleri kullanmak ve sadece hastalık belirtilerini geçici bir süreyle gidermek yerine sorunların kökenine inerek tedavi etmektir.
Meditasyon, müzik, sanat, destek grupları, yoga, tai-chi, qigong, harekete dayalı diğer tedavi yöntemleri ve davranışsal teknikler gibi zihin-vücut yaklaşımları; Reiki ve sağlık dokunuşu gibi enerjiye dayalı tedaviler, masaj ve refleksoloji gibi vücudu manipüle eden yaklaşımlar. Geleneksel Çin tıbbı, homeopati, ayurveda gibi tüm tıbbi sistemler. Beslenme, bitkiler, hayvanlar, mineraller, özel beslenme ve diğer ürünler gibi biyolojik bazlı yaklaşımlar vb. bütünleyici tedavi yöntemleri içinde değerlendirilmektedir.
Yine de doğal metotlarla ilgili bilimsel verilerin sayısının henüz çok sınırlı olması, yeteri kadar kontrollü deney yapılamaması nedeniyle temkinli yaklaşılması gerekmektedir.
Ülkemizde resmi olarak sadece akupunktur kabul edilmiş durumda.
Palyatif bakım klinikleri ve yaşamın son döneminde bakım;
Nasıl doğum olgusuna karşı sevgi ve heyecan duyuyorsak, yaşamın vazgeçilmez parçası olan ölüme ve ölüm sürecine bakışımız da saygı dolu olmalı. İnsanlarımız yaşamlarının son dönemini eğitimli, bu alanda kendini yetiştirmiş hekim ve sağlık çalışanları ile özel tedavi alanlarında karşılanmalı, insan olmanın saygınlığı ile bu hizmet sunulmalıdır.
Evde bakım hizmetleri ile ilgili gelişmeler olmasına rağmen bu hizmet daha çok yaşlı ve yalnız insanlar için sınırlı uygulama alanı bulmaktadır.
Ülkemizde kanser tedavisine hastaların erişimi ile ilgili bir sorun da Medikal Onkoloji alanında yeterli hekim yetişmemesidir. Kanser tedavisinin birçok disiplinin bir arada çalışmasını gerektirmesi dolayısıyla, hastalar genellikle büyük şehirlerdeki merkezlerden bu hizmeti almak zorunda kalıyorlar. Bu da beraberinde ulaşım, kalacak yer gibi sorunları getirmekte.
Ayrıca kanser hastası veya yakını uzun süreli tedaviler nedeniyle iş kaybı/işsizlik dolayısıyla gelir kaybına da uğramakta. Hasta ve yakınlarının ilk tanıdan itibaren psikolojik desteğe de çok ihtiyaçları bulunmaktadır.

Kanserden Korunma ve Erken Tanı
Ülkemizde ve dünyada kanserin hızlı artışı ve ölüm sebeplerinin başında gelmesi nedeniyle, en büyük çabanın Kanserden Korunma ve Erken Tanı konusunda verilmesinin önemi aşikârdır.
Sağlık Bakanlığına bağlı, Kanser Erken Teşhis, Tarama ve Eğitim Merkez’lerinin sayılarının artması, meme, bağırsak ve rahim ağzı kanserleri konusunda taramalara hız verilmesi; birçok sivil toplum kuruluşunun, kanserden korunma, erken tanı ve kanser hastalarının en iyi tedavilere en kısa sürede ulaşabilmeleri konusunda yaptığı çalışmalar gelecek adına olumlu sonuçlar doğuracaktır.
Kanserden korunmak mümkün müdür?
Geçenlerde okuduğum bir kitapta, “bedenini başın olmadan tanıyabilir misin? diye bir soru vardı. Kaçımız küçük bir bendeki renk, şekil değişikliğini, ele gelen kitleleri fark edecek kadar vücudumuza dokunuyor, gözlüyoruz? Kadın ya da erkek vücudumuzu gerçek anlamda tanımadığımızı söylemek yanlış olmaz sanırım. Kendi kendine meme muayenesi, mamografi, 50 yaş üzerinde kolon kanserleri taraması için gaiatada gizli kan ve kolonoskopi; rahim ağzı kanserleri için smear yapılması gibi basit tarama yöntemleri hakkında ne kadar bilgi sahibiyiz ya da uyguluyoruz.
Oysa kanser erken evrede tanı konduğunda tedavi edilebilir hastalıklar arasında.
Dikkat edebileceğiz birkaç husus ile kanser vakalarının 3’te birinden kaçınmamız mümkün. Sağlıklı bir kiloda kalarak, yeterli posa içeren dengeli beslenme ile fiziksel olarak hareketli bir yaşam ve hepsinden önemli olarak tütün ve tütün mamullerinden uzak durarak; ailemizin sağlık geçmişini bilerek ve taramalarımızı zamanında yaptırarak en azından bedenimiz üzerinde sorumluluğumuzu yerine getirmiş oluruz.
Kanser hastalarına yaşam-ölüm hakkında ne söylenmeli/söylenmemeli?
İyileşecekleri konusundaki inançları, umutlarını kaybetmelerine neden olmadan, ölümü kabullenmeleri sağlanabilir mi? Bir hekim hastasına ömür biçmeli mi? Birçok soru var doğru cevap budur demekte zorlandığımız.
Hepimizin doğal beklentisi sağlık ve uzun bir ömür değil mi aslında? Kanser gibi uzun süren zorlu tedavilerin gerektiği hastalıkları kabullenmek ise daha zor görünmektedir.
Neden ben? Hastalıkların ve ölümün hep başkalarının başına geleceği düşünülür. Aslında ölen hep başkaları değil midir zaten!
Hasta ve yakınları tanıdan sonra şaşkınlık, şok, inkâr, öfke, keder gibi psikolojik bir süreç yaşar. İlk anda “ doğru olamaz, doktor yanılmış olmalı” diye yaşanan inkâr süreci tedaviyi reddetme boyutuna gelmiyorsa faydalı bile olabiliyormuş aslında.
Kişinin yaşadığı geçmiş stresler kansere neden olur mu?
Kişinin yaşadığı geçmiş streslerin kansere neden olabileceği konusunda inançlar bulunmasına rağmen, bilimsel olarak bunu kanıtlamak pek mümkün görünmemektedir. Bununla birlikte sevgi veya korku içinde yaşamanın bedende ve zihinde hormonal düzeyde taban tabana zıt etkiler yaratabileceği ile ilgili de birçok kanıt bulunmaktadır.
Düşünce sistemimiz bedenimiz üzerinde nasıl etki yaratır?
“Dövüş ya da Kaç”
Aslında vücudumuzda, her biri yaşamın devamı için son derece önemli olan iki farklı koruma sistemi bulunmaktadır:
İlk sistem dış tehditlere karşı korumayı başlatan HPA (hipotalamus-pituiter [hipofiz]-adrenal) böbrek üstü eksenidir.
HPA ekseni yaşamı tehdit eden bir dış stres algıladığında “dövüş” ya da “kaç” şeklinde vücudu programlamaktadır. Bu sayede salgılanan stres hormonları fizyolojik güç sağlayarak kollar ve bacakların beslenmesini sağlar. Vücudun göğüs bölgesindeki kan yeniden kollar ve bacaklara gönderilmek üzere çevirimdeyken, vücudun sindirim, emilim, boşaltım gibi diğer fizyolojik süreçleri kesintiye uğrar.
Vücuttaki ikinci korunma sistemi ise bağışıklık sistemidir. Bu sistem bizi bakteri ve virüs gibi nedenlerle ortaya çıkan ve derinin altında oluşan tehlikelere karşı korur. Bağışıklık sistemi harekete geçirildiğinde vücuttaki enerjinin çoğunu tüketebilir.
HPA ekseni vücudu mücadele ya da kaçış tepkisine hazırladığında, böbreküstü bezi hormonları enerji rezervlerini koruyabilmek için doğrudan bağışıklık sisteminin hareketini yavaşlatırlar.
Stres altında iken Böbreküstü bezi sistemi bağışıklık sistemini neden kapatır?
Bir benzetme yapacak olursak; kamptasınız ve ateşli bir hastalık nedeniyle ishal, ateş ile halsiz yatıyorsunuz. O sırada çadırın dışında bir aslan hırıltısı duydunuz. Beyniniz o anda hangisi daha hayati bir tehlikedir değerlendirmesi yapmak durumunda kalır. Vücut enfeksiyonla mücadele yerine enerjisini vahşi hayvandan kaçmak üzere kullanmaya karar verir muhtemelen. Hayatta kalma çabası bilinç, farkındalık ve zekânın da azalması sonucunu doğuracaktır aynı zamanda.
Korku Öldürür; Sınav stresi nedeniyle aptallaşıp, beynimizin donduğu zamanlar yaşamış olanlarımız vardır mutlaka. Elimiz ayağımız dolaşır, bildiğimiz her şeyi bir anda unuturuz, panikleriz. HPA sistemi aslında ileri düzeyde stres vakalarında mükemmel olmakla birlikte sürekli çalışmaya uygun değildir. Günümüzde streslerin kaynağı vahşi hayvanlar kadar somut değil ne yazık ki.
Kendimiz, sevdiklerimiz, ülkemiz ve dünya için ürettiğimiz endişeler, korkular şu anda bizim yaşamımızı tehdit etmese bile aktive ettikleri HPA ekseni ile yüksek seviyede stres hormonu salınmasına neden olurlar.
Bu arada vücudun hasar tamiri ve diğer hayati fonksiyonları için gerekli enerji üretim süreci kesintiye uğramış olacağından sağlığın kaybı söz konusu olabilecektir.
Belki de kanser de dâhil olmak üzere pek çok hastalığı, geçmiş ve gelecekte yaşayan zihnin ürettiği korkulardan kaçmaya çalışmak tetiklemektedir.
Birçok çalışma göstermiştir ki; Bedensel sağlık aynı zamanda ruhsal ve zihinsel sağlıkla bir bütündür. Holistik/Bütünleyici/Tamamlayıcı Tıp ve Tedaviler artık bütün dünyada klasik tıbbın yanı sıra kullanılmaktadır. Tek başına ilaçlarla bedenin iyileşmesi yetmemektedir.
Kanser Tanı ve sonrasında yaşanan psikolojik süreçler
Bazen olumlu düşünmeyi abartan, kendini bunun için zorlayan, sevdiklerini üzmemek için öfkesini gizleyen, bastıran, üzüntüsünü, kederini erteleyen hastalarla karşılaşmaktayız. Oysa tanı sonrası öfke, şok, üzüntü gibi olumsuz duyguların hissedilmesi olağandır ve paylaşmak iyi gelir. Uzun süre bastırılan her duygu gibi daha sonra çok daha şiddetli patlamalara yol açabilmektedir.
Hasta yakınları da aslında bu süreçte benzer duyguları yaşar ancak belli etmemeye çalışarak kendilerini zorlayabilirler. Çaresizlik duygusu, kendilerine vakit ayıramamak, yetersizlik duygusu sık yaşanmaktadır. Kanser nedeniyle annesini kaybeden bir genç hanım “annemi kurtaramadım” dedi bir keresinde. Hasta yakınları kendileri ve hekimlerin yapılması gereken ancak henüz keşfetmedikleri, ulaşamadıkları mucize bir çözüm/tedavi olduğuna inanabiliyorlar.
Hasta teselli için söylenen sözlere de kızabilmekte. “Grip gibi bir hastalık”, “olumlu düşün”, “sen güçlü bir kadınsın/erkeksin” “bu da geçer”, “daha ne kötü vakalar var, sen gene iyisin” vb.
Akciğer kanseri tanısı almış birine “o kadar sigara içmeseydin” demek gibi, artık söylenmesinin kimseye yararı olmayacak şeylerden sakınmak gerekir.
Kişiye kanser olduğu söylenmeli mi?
Kendisi hakkındaki gerçeği öğrenmek her insanın en temel ve doğal hakkıdır. Hasta hakları konusundaki yasal ve tıbbi düzenlemeler de söylenmesi yönündedir. Temel sorun nasıl söylenmesi gerektiğidir. Söylenmese de zaten birçok hasta sözsüz iletişim ve ortama ilişkin unsurlardan bu sinyali almaktadır. Hasta umudunu kaybetmeyecek, tedavisini kabul etme ve sürdürme fırsatı verecek biçim ve çerçevede bilgilendirilmelidir.
Tedavi anlamında yapılacak bir şey kalmadığı durumlarda, hasta ve yakınlarının psikolojik durumları hakkında ne söylenebilir?
Birçok durumda hasta son günleri olduğunu bilmiyor ya da bilmiyor gibi davranıyor. Aile bireyleri gizli gizli ağlayarak bu süreci geçiriyor. Hekimlere sıkı sıkı tembih ediliyor aman kendisi bilmiyor söylemeyin diye.
Kişiden saklansa bile aslında onlar hissediyor ve bir sürü şey söylenmemiş ve yarım kalıyor. Zor da olsa söylemek tüm ilişkileri iyileştirir.
Türk insanının ölümle sorunu var. Ölüm kavramıyla savaşıyoruz, sürekli bir inkâr ve reddetme durumundayız. Ölümle yüzleşememe, kabulleneme söz konusu. Herkesin ölmesi bu kadar kesinken; ölümle kavga etmekten vazgeçmemiz lazım. Aile büyükleri bir sonraki kuşakla çocuklarıyla nasıl ölmek istediklerini konuşmalı, istek ve arzularını dile getirmeli.
Galiba nasıl yaşıyorsak öyle ölüyoruz ve bir gerçek var çoğumuz ölüm yolculuğuna yaklaştıkça pek çok kayıplara uğruyoruz, örneğin sağlığın, bazı yetilerin kaybı veya azalması(yürüme, yeme, içme…) ve eskiden bizi oyalayan bazı şeyleri yapamayabilir hale gelebiliyoruz.
O yüzden görünüş, evimiz, işimiz vs. için harcadığımız zamanı ruhsal gelişime ciddi biçimde harcamak lazım diye düşünüyorum. Çünkü her dakika yanımızda biri olsa, hep meşgul eden şeyler olsa da, aile ve sevdiklerimiz yanımızda olsa da ölüm tek başına çıkılan bir yolculuk.
Hastalar için ölümü beklemek nasıl bir şey?
Kimse bir başkasının hislerini tarif edemez, edemiyor. Sadece tahmin edilebilir veya şahit olunabilir. Bazen kişi ölümü kurtuluş olarak görüyor özellikle hırpalayıcı bir hastalığın sonunda. Bazen hazır, bazen isyankâr oluyor. Bunun yaşla çok alakası yok. Kabullenmek ve ona iyi gelecek bir şeylere inanmak. Ne olduğu önemli değil güç veriyor. Vücudu güçsüzleşirken ruhu hafifleyen, ışıl ışıl olan insanlar var.
Eskiden cenazeler mahallelerden kaldırılırmış, şimdi ölümden konuşmaktan korkar olduk. Ölümü, kayıplarımızı anlamak kabullenmek çok zor. Ama konuşmadıkça, iyileşmedikçe o acı daha da büyüyor.
Şimdiden başlayalım bunları düşünmeye, kara kara öleceğiz diye değil. Her an ölebiliriz; O halde nasıl yaşamak istiyoruz, bizim için neler önemli bunları düşünmeliyiz.
Hastaların ortak bir pişmanlığı var mı hayata dair?
Var. Yaptıklarından çok yapmadıkları, erteledikleri şeyler. Söylenmemiş sözler, iş yüzünden ihmal edilmiş aile mesela.
Kendi adınıza pek çok çıkarım yapmış olmalısınız. Örnek verebilir misiniz?
Her âna ve her şeye yeni öğrenen bir kişinin merakıyla yaklaşın. Ertelemeyin, özellikle seni seviyorum demeyi. Kaosun ortasında kendinize sığınacak bir liman bulun; bazen bu nefesinize odaklanıp, oturup nefes almak olabilir. İstisnalar hariç “nasıl yaşıyorsak öyle ölüyoruz”. Kendi zihin ve ruhunuza özen göstermek için hastalık ve ölümü beklemeyin. Hayat içimize girip çıkan bir nefes, onu iyi kullanmalı. Bir kitap gibi yazıyoruz hayatımızı, okurken “keşke” ler en az olacak şekilde yazmalı.
Anahtar kelime acıma değil “sevgi”
Anne çocuğuna acır mı? Şefkat duyar. Ah vah kültürü yalandan, vicdan rahatlatmaktan başka işe yaramıyor. Kökeni korkudan kaynaklanıyor ve ayrıştırıcı. Kötü durumda olan biri var ve ben iyi durumdayım vah vah. Sevgi ise o kadar birleştirici ve büyük bir güç ki. Hepimizi birbirimize bağlıyor. Sevgi ve şefkatle doldurmalıyız her anımızı.

Dr. Deniz ÖNER
İ.Ü. Radyobiyoloji ve Sağlık Fiziği Araştırma ve Uygulama Merkezi’nde; Deneysel Onkoloji, Tümör Biyolojisi, Radyoloji ve Radyoterapi konularında Yüksek Lisans bitirdi. 1984-1987 yılları arasında Genel Biyoloji Araştırma Görevlisi olarak İstanbul Üniversitesi’nde görev yaptı.
1988-2011 yılları arasında TAEK, Çekmece Nükleer Araştırma ve Eğitim Merkezi’nde araştırmacı ve Müdür Yardımcısı olarak idari görevlerde bulundu. Kromozom Aberasyon Analizi yöntemi ile Biyolojik Doz Analizi konusunda doktora tezi sahibi ve Türkiye’nin ilk Biyolojik Doz Tayini laboratuvarının kurucularındandır.
Radyobiyolog Doktor olarak; radyasyonun sağlık üzerine etkileri konularında yurt içi ve yurt dışında çok sayıda kurs, seminer, konferansa katıldı. Karadeniz Bölgesinde Çernobil’in Etkileri konusunda Sağlık Bakanlığı, Kanser Daire Başkanlığı ile proje yürüttü. Radyasyon kazalarının tanı ve tedavisi konusunda, doktorlara yönelik bir de çeviri kitabı bulunmaktadır.
Emeklilik sonrası Hasta ve Hasta Yakını Derneklerinde, Kadıköy Kent Konseyi Sağlık Komisyonunda gönüllü olarak çeşitli kademelerde görev almıştır. Radyasyondan Korunma Derneği bünyesinde İş Güvenliği Uzmanları ve İş Yeri Hekimlerine radyasyon hasarlarının tanınması konusunda eğitimler vermektedir. Tüketici Sorunları Derneği (TÜSODER) Gen. Başkanı olarak ve Toplumsal Kültür ve Gelişim Derneği (TOGEL) üyelikleri devam etmektedir.
Marmara Üniversitesinde kısmi zamanlı olarak “Radyasyon Güvenliği Kültürü” seçmeli dersini vermektedir. İş sağlığı ve Güvenliği C sınıfı uzmanlık, MEB Eğiticilerin Eğitimi sertifikası, Kriz Yönetimi, Toplam Kalite Yönetimi konularında çok sayıda eğitim ve uzmanlık belgesine sahiptir. Insprad media ve www.webunya.com da Bütünsel Sağlık konularında tecrübelerini aylık yazılarla paylaşmaktadır.

ozgurifade

Next Post

Bir okul daha imam hatipe çevriliyor

Çar Tem 19 , 2017
Bizler Mahmut Kemal İnal Ortaokulu velileri ve mahalle sakinleriyiz. Okulumuzun nitelikli eğitim koşullarının sağlanması amacıyla; biz veliler ve mahalle sakinleri okulumuza yıllarca her konuda yapılan faaliyet ve etkinlikte dayanışma gösterdik. Emeklerimiz ve gösterdiğimiz dayanışma sonucunda okulumuz Kartal İlçesinin en başarılı okullarından biri haline gelmiştir. Görünen o ki ülkemizde milli eğitimin […]
bir-okul-daha-imam-hatipe çevriliyor

Son Yazılar

%d blogcu bunu beğendi: