SARI KEHRİBAR

*SARI KEHRİBAR *
Kelkit nehri üzerine düşen sabah güneşi, üzüm bağında sayfanda, çul altında, uyuyan benim çocuk yüzüne vurduğunda, her yanımın ısındığını, tenime can geldiğini hissettim…
Hemen fırladım, üzerimdeki çulu atıp, dineldim, (dikildi, ayağa kalktım) ot yatağımın üstünde….
Gözüm, Kelkit nehrine parelel, kıvrım kıvrım giden, şose yola kaydı.. Bir kamyon, tozu dumana katmış, Reşadiye yönünde,ağır yüküyle, çevreyi inleten,bir homurtuyla gidiyordu…
Zaten onun bu, homurtuyla, gürleme sesiyle uyanmışım meğer…, sayvandan toprağa hoplayıp indim…üzüm ocağı, dibine, soğuk kalsın, diye akşamdan koyduğum, güğümü alıp, yüzümü yıkadım…
Ayılmıştım iyice,..
yan bağı bekleyen, komşum,benden 2 yaş büyük, Cevat’a seslendim…
Topu topu 4 tane olan, üzüm kasasının yanına gidip, aş, ekmek, kahvaltı düşünmeden daldım bağın içine… olgunlaşmış,üzümler, dalında, güneşin ışıklarıyla, sarı sapsarı, hemde sarı kehribar gibi, o kadar güzel duruyorlardıki…
Güneş yükselmeden,sabah çiğinin düştüğü salkımları,hava ısınmadan,toplayıp, kasalara koymam gerekiyordu…
yoksa Güneş yiyince üzümler, diriliğini kaybeder,boşa olmasa bile, Reşadiye’nin, *salı’ pazarına * denk gelen, hafta, gününde , ucuza giderdi…
Öyle öğrenmiştim.

  • sakın sohra(sahte) iş yapma, Yaptığın iş emeğini gorutsun diyen, atamdan… Okulların açılmasına, 15 gün var, pazara, son üzüm götürüşüm bu… Aldığım, para, orta okul 2 nci sınıfta olduğumdan, kitaplarım ve benim harçlığım olacak,… köylü olunca öyle kolay değil, babadan para istemek.. Kazanacak ve onunla gereğini yapacaksın. Boşuna beklemiyoruz,geceleri, bağı,bahçayı , bostanı, yaban hayvanları, iki ayaklı hırsızlar, ne ararsan var… Bakarsan bağ, bakmazsan, dağ oluyor, herşey.. Geçim zor, toprak yetersiz, herşey insan gücüne dayanıyor, yıl 1959-1960.. mevsim sonbahar ve bağ bozumu günleri… Dedim ya okulumun açılmasına 15 gün var. Daha şehere(Niksar) gidilip ev tutulacak ev dediğimde biri mutfak, bir de odası içinde herşeyi olan 2 göz oda… Cevat ünledi yandan -Hadi tez ol, ben topladım 6 kasa.. Şose’ye(toprak yol) indirecem… Keşiklen(sırayla) yapalım… Çabuk ol.. Güneş iyice ağdı.ezilir . Şıralanır üzüm.. Hızla daldım tekrar bağa. 4 kasayı iyice doldurdum, kehribar gibi sarı iri salkımlarla… Omuzladım, iki kasayı, yokuş aşağı, Şoseye doğru hızla inmeye başladım. Cevat beni bekliyordu,o, 3 kasa indirmişti, ve üst üste yolun kenarına koymuş, beni bekliyordu.. Hiç konuşmadan, davrandı bağa doğru, hızlı hızlı, ben bekledim… 3 kasayla, daha, geldi.. O bekledi, bu kez ben bağa çıkıp, kalan 2 kasayı omuzlayıp yola indim… Beklemeye koyulduk, asvaltsız,toprak şosede.. Saat tam 11 e doğru Tokat, yönünden gelen eski bir posta arabası olurdu Reşadiye’ye giden.. Uzun burunlu man arabası şeklinde.. Üstünde bagajı vardı… İçinde müşteri olmadığından, kasaları içeri aldırıyor, üzümlerin toz olmasını engelliyorduk…. zaten Ben kasalardaki üzümlerin üstünü, üzüm yaprağıyla sıkı sıkı kapatıyordum. Öyle görmüştüm atamdan… Abimin yaptığı ahşap kasalar, hayli dayanıklı ve ağırdı …çokta üzüm alıyordu… dayanıklıydı, diyorum, Öyle sağa, sola, atılmayla, kırılıp, bozulmuyordu..kasa üstlerinde HT yazısı, yani benim markam, ad soyadımın başherflerini kazımıştım bıçakla.. Yanı başımızdan, çağlayıp akan, sesi kulakları tırmalayan, yazın çimerek, içinden hiç çıkmadığım, Kelkit’in sesine motor gürültüsü katılınca, keyfimiz yerine geldi… Tam zamanında ve birazda boş gelmişti posta.. El kaldırdık durdu ve -Hadi atın kasaları dedi şöför, Ama para peşin ha… -peşin, şöför amca peşin.. deyip, bi çırpıda kasaları yerleştirdik ve ver elini Reşadiye… Kelkit’ ırmağının akış yönüne göre sağında sırtını canik dağlarına dayamış bir küçük kasaba Reşadiye…pek ekili dikili toprağı olmayan, büyükçe bir köy gibiydi.. En önemli varlığı, sıcak sulu Çermi’ği, yani şifalı denilen doğal hamamıydı… Çevresi yayla ve yaylacı köylerile çevrili, az nufuslu bir kasaba…. Ordu İl’iyle, Selemen yaylası vasıtasıyla bağlantılıydı.. Cuma günleri, yöre insanı, ürettiğini,traktör, kamyon, At, eşek, katır gibi, hayvanlarla,Selemen yaylasına götürür, bu açık pazarda malı Malla değişir, yani, pırtı,üst baş, kap, kacak, meyve, ekmek vs verir karşılığında tereyağı, yoğurt, süt,çökelek vs alır ve haftalık yayladaki, şeherdeki, ihtiyaçlarını karşılıklı temin ederlerdi.. O nedenle de meyve Reşadiye için çok önemliydi… Niksar, öyle değildi, Kelkit nehrinin ortasından geçtiği verimli Niksar, Erbaa ovaları,o zamanlar, Karadenizi besleyen adeta, Adana’nın Çukurovası gibiydi, her tür sebze ve meyve Niksar hal’inden Akkuş, Ünye üzerinden, Ordu, Giresun, Rize’ye dek ,üreticiden direkt tüketiciye, kamyonlarla taşınırdı… İki kasabanın farkı ve kaderleri… Niksar zengin, Nufusuda, kalabalık, halbuki Reşadiye ile araları 35, 40 km…. Aynı Kelkit ordan da, geçiyor ama ovası yok. yol toprak, traktör yok kadar az, ekilebilir arazi kıt, neylesin Reşadiye,.. O nedenle de,hayvancılık önde, Yaylalar,da çoğu kez Malı malla mübadele(değişim)
    yaygın…
    POSTA
    Arabasından, üzüm kasalarını indirip, hal girişine istifledik…
    üstteki kasanın, üzümleri örten yaprakları görünsün diye, tek tek alırken, yaşlı, fötr şapkalı bir adam yaklaştı, bir salkım üzümü kasadan aldı, ışığa tuttu ve tekrar geri bıraktı…
    Hemen yanında Cevat’ın kasasına el attı, salkımı ışığa tuttu, kasayı biraz karıştırdı,
    Bana, doğru döndü,
    -Adın ne deliğanlı.
    -Hüseyin efendim.
    -Sen buralı değelsin ellam..
    -Akıncı’danım… Dudak büküp, nasıl olur ki dercesine,
    başını sağa sola salladı, devam etti..
    -Al kasalarını şu yandaki dükgan benim oruya bırak, gel paranı veriyim. .
    yanımda, Cevat’a baktım, boynunu büktü, başını salladı, sen bilirsin dercesine,
    Hemen müşteri bulmak, ve, satmak,… Şansım yaver gitmişti…
    çok sevindim, çünkü bazen alıcı çok geç olur, ucuza, satıp,üstüne üstlük, araba bulamaz, 28 km. yolu yaya dönmek zorunda, kalırdınız ki bu hayli can sıkıcıydı…
    taşıdım kasaları dükkan önüne… İçeri girdim…Föterli adam,
    -Gel bahalım üseyin efendi… Dedi
    Okuyon mu..
    -Evet efendim.. Niksar Orta okulunda, 2 nci sınıftayım.
    -Sen bizim buraca gonuşmuyon, dilin bek düzgün hery.. Ondan sordum..
    Sözünü kestim,
    -Efendim ben, İlkokulu, İstanbul’da bitirdim…kaşlarını kaldırdı
    -Şimci ağnaşıldı, niye
    güzel dil gırıyon,..Hemi..
    dil kırmak,bu sözü ve anlamını Niksar, da, öğrenmiştim, güzel bir İstanbul Türkçesiyle, aksansız, konuşmanın tarifiydi bu…
    Fötr şapkasını başından alıp öbür eliyle içinden bir deste kağıt para çıkardı ve banknotlar saydı, uzattı bana, sonra geri çekti elini, iki 5 TL, lik banknot daha ekleyip uzattı….
    Tam tamına 45 TL. Halbu ki benim üzümüm, 20 tl ya eder ya etmezdi. Çünkü her zaman, kasasına en çok 5. tl verirlerdi. Şaşırdım, .
    Mırıldanırcasına,
    -Efendim sağolun,ama bu biraz çok oldu dedim…
    Gülümsedi.
    -Üzümün hasını toplamışın, yeğen,… sahten sohran yoh… Hepsi sapsarı ve kehribar gibi…Sen öteki çocuh gibi, üstüne eyisini, Altına,kötüsünü gomamışın, hilen yoh…o para hakkın, hakkığı virdim.
    Hep böyle dürüst ol, ki gazanasın
    Halal ossun,..
    Arhadaşına da dedüğmü aynen söyle, satarsa 6 gasıya 25 lira verürüm…hadi get Güle güle…
    Dükkandan çıktım.. Şaşkınlığımı, tarif edemem…
    Elimle, cebimde sıkı sıkı tuttuğum banknotlarla, Cevat, ın yanına geldim…
    Yüzüme önce bakmadı..sormadı kaç para, aldın diye. Sanırım kıskanmış yada kızmıştı..
    Bende, söylemedim aldığım parayı…
    Sadece beklemeyelim diye, föterlinin teklifini söyledim..
    Cevat, Ben ucuza vermem dedi..
    Ama ancak,iki saat dayanabildi bu sözüne…
    Kasaları dükkan önüne taşıdık, Föterli adam gelmedi yanımıza, çırağı verdi parayı…
    Akşam postasıyla döndük bağa,
    O gece, sayvandan,uzanmış, gökyüzünde, göz kırpan binlerce yıldızları gözledim, Kelkit’in Çağıl Çağıl akan,bana sayvanımda, ninni gibi gelen, sesiyle tatlı bir uykuya daldım. …
    Uyumuşum… Rüyamda, köylü bir çocuğun elinden, zorla, bir avuç çemiç,
    yöre deyimiyle, siyah, üzüm kurusu, aldım diye, 1saat tek ayak üstü ceza aldığım, ilk öğretmenim dayımın kızı, rahmetli, Nazmiye Ablamı gördüm…
    Gülümseyerek bana yaklaştı,
    -Aferin, işte hep böyle dürüst ol,mutlaka sen kazanırsın.. Deyip kucakladı beni…
    mutluydum…
    İŞTE böyle dostlar, doğruluğun, anahtarı vicdan,
    Vicdan ise, insanın içindeki adalet, yani kişinin bir yerde Allahı’dır…
    Hoş kalın hoşçakalın.
    TAŞKIN’CA – Hüseyin Taşkın
    23 Ekim 2020 / ÖZGÜR İFADE

Yazarın Diğer Makale ve Yazılarına Göz Atmak İster Misiniz!

Next Post

HEM EN PAHALLI HEMDE EN YAVAŞ İNTERNET TÜRKİYE'DE

Per Eki 22 , 2020
Türkiye’de vatandaşa reva görülen internet: Düşük hız, yüksek ÜcretCHP Genel Başkan Yardımcısı Onursal Adıgüzel, Türkiye’deki internet altyapısını değerlendirdi. CHP’li Adıgüzel, “Türkiye sabit geniş bant internet hızında 175 ülke arasında 101. sırada yer alıyor. Sabit internet hızında Gana’nın bile gerisindeyiz. Türkiye’nin yüksek bir internet hızına sahip olması için temel şart fiber […]

Son Yazılar

%d blogcu bunu beğendi: