Siz hiç diş çektirdiniz mi?

 

Diyelim ki dişçiye gittiniz.  Diş doktoru çocukluk arkadaşınız ve çok samimi olduğunuz kişi olsun. Diş çektirmenin veya dolgu yaptırmanın ya da diş sinirini aldırmanın soğukluğunu hiç hissetmeden ve rahatlıkla dişçiye gittiğiniz oldu mu? Ürpermeden kendiniz doktora emanet ettiniz mi?

Diş bakım ve tedavisini çok yaptıran bir kişi olarak kendi namıma kocaman bir “hayır” diyorum. Sizin vereceğiniz cevabın da bu yönde olacağına hiç kuşkum yok… Oysa bakın insan nelere katlanabiliyormuş?

 İsimsiz yiğitler

1.1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nda sözleşmeli olarak çalışan ve daha sonra generalliğe kadar yükselen Charles S. Ryan şunları anlatır: “… Niş hastanesinde ilk büyük operasyonumu diz kapağı bir top mermisiyle parçalanmış bir Türk askerine yapmıştım. Bayıltılmasını istemediği için bacağını hiçbir uyuşturucu kullanmaksızın kesmiştim. Ameliyat süresince tek bir söz söylememiş, iş bitene kadar elindeki sigarayı içmeye devam etmişti. Kesilmiş bacağın derisini diğer kısma kaplarken yüzbaşının tüm sorularına ameliyatı duymazcasına cevap vermişti…”[1]

 

2.Charles S. Ryan, I. Plevne muharebesinin olduğu günü anlatıyor.  20 Temmuz 1877. “…Niğbolu yoluna bakınca iki beyaz öküzle çekilen sıra sıra Bulgar arabaları görmekteydim. Ağır yaralılar taşınıyordu bu arabalarda. Yüzlerce yaralı da yolda sürüklenerek yürütülmeye çalışılıyordu. İlkel görünümlü ve yaysız arabalar, Plevne’nin kaba taşlı kaldırımlarında sarsıldıkça hiç şüphesiz yaralıların azabı pek korkunç oluyordu. Kalçası birkaç yerinden kırılmış bir talihsiz erin önceden yarası sarılmaksızın bu arabalar içinde merkez hastanesine gelirken çekeceği acıyı düşünebiliyor musunuz?”[2]

 

  1. Acılara dayanıklı nice gencimizin yaşadıklarına örnek çoktur. Bunlardan birisini de 1897 Türk-Yunan Savaşı’nı Times muhabiri olarak Türk ordusunun yanında izleyen Kurmay Yüzbaşı CliveBigham şöyle anlatıyor: “…Geçici hastaneleri ziyaret ettiğimizde yaralı askerlerin sabır ve metanetlerini görüyor, kendimizi hayretten kurtaramıyorduk. Bir organları kesileceği zaman asla ağrı kesici, his iptal edici ilaç istemiyorlardı…”[3]

 

  1. I. Dünya Savaşı’nın Türkiye ile ilgili bölümlerini üç ciltlik bir kitapta anlatan Fransız Binbaşı (sonra korgeneral) Larcher, “…Türk ordusunun gerçek gücünü piyadesi oluşturuyordu. Piyade eri çabuk ateşli mavzer ve Martin tüfekleriyle donatılmıştı…

Levazım hizmetleri yetersizdi. Asker çoğunlukla bulunduğu yerde barınma ve iaşe edilme imkânlarına başvuruyordu. Anadolu’nun pirinci, kaynamış buğday, ekmek ve bakla ile yiyecek ihtiyacını karşılıyordu. Hemen hemen hiç et yemiyorlardı…”[4]

 

  1. Alman von Kress’in anlatımlarında; “… Hastalar, yetersiz tıbbi malzeme ve sağlık personelinin azlığına rağmen hastane olarak ayrılan yerlerde ve kısmen 2-3 hasta tek şilte (yatak) üzerinde yatıyorlar, üzerlerine tek bir örtü örtüyorlardı. Odaların kapı ve pencereleri yoktu. 20-30 hasta için yalnız bir tek içecek kabı bulunuyordu. 500 hastası bulunan bir hastanede üç termometre vardı…”diyordu.[5]

 

  1. İstiklâl Savaşı’na katılan Albay Hulusi Atak, “Tarih Boyunca Harp ve Kadın” adlı kitabın 71’inci sayfasında Yazar Cahit Akçay’a şunları anlatmıştır: “23 Ağustos 1921 Sakarya muharebelerinin ilk gününde yaralandım. Beni bir kağnıyla gerideki Keskin hastanesine gönderdiler… Yanımızdan çok sayıda geçen kol ve katarları kadınlar yönetiyordu. Bunlardan birinden bir çığlık koptu, telâş ve koşuşturmaca başladı. Hamile kadın bir erkek çocuk doğurmuştu. Kadını hastaneye götürmek istediler. Yorgunluk ve acıdan dolayı benzi solmuş olan kadın ‘cephedekiler silah ve cepane bekliyor, oraya cepane yetiştirmeliyim’ diyerek hastaneye gitmek istemedi…”

 Devlet, milleti ve ordusuyla vardır

O halde anma törenlerinin ve anılacak kişilerin bazı özelliklerinin olması gerektiği ortaya çıkıyor. Milletin çocukları bu topraklar uğruna hayatlarını hiçe saymış, bugünleri bizlere armağan etmişlerdir. Belli bir tarihi esas alıp önceki geçmişi silen bir kitle varmış havasını yaratmak uygun değildir. Bu şekildeki demeç ve çıkışlar, yeni bölücü yol ve kanallar açmayı sağlamak demektir.

Kaldı ki, Türk ordusu, kendi kara kuvvetlerinin kuruluşunu M.Ö. 209 yılına dayandırarak engin tarihimizi muhafaza etmekte ve kuruluş gününü kutlamaktadır. Bu tarih, şimdiye kadar gelmiş geçmiş bütün Türk devletlerini kapsar. Ebediyete kadar sürmesi hepimizin dileği olmalıdır.

 

[1]Charles S. Ryan, “Kızılay Emri Altında Plevne ve Erzurum’da”, 1877-1878 Osmanlı-Rus Harbi, Çev:  Ali Rıza Seyfi, İstanbul, MEB Basımevi,

[2] A.g.e. s: 75

[3]CliveBigham, “Tesalya’da Osmanlı Ordusuyla”, Çev: Cemalettin, Dersaadet, İkdam Matbaası, Hicri 1315, s:80

[4] M. Larcher, “Büyük Harpte Türk Harbi”, C: 1, Çev: M. Nihat, İstanbul, Askeri Matbaa, 1927, s: 81-82

[5]Von Kress, “Türklerle Beraber Süveyş Kanalı’na”, s: 85

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Cengiz Baysu

Kuleli Askeri Lisesi’ni ve 1975 yılında Kara Harp Okulu’nu bitirdikten sonra teğmen rütbesiyle başladığı askerlik hizmetini çeşitli kıta görevleriyle ifa etmiş ve 1998 yılında yarbay rütbesiyle emekli olmuştur. Birçok dergi gazetelerde araştırma ve makaleleri yayınlanmaktadır

Next Post

Başkan istifa et

Sal Şub 20 , 2018
“Kişiliğini makamdan alanlar, makamdan sonra, kişiliksiz kalırlar.” Hz. Ömer Maltepe Belediye Başkanı Ali Kılıç, Lütfen istifa et,  Bulunduğunuz makama yakışmadınız, bu işi beceremediniz. Hem Maltepe’ye, hem de partinize büyük zararlar verdiniz. Görevden alınırsanız, (ki bunu istemeyiz) sanmayın ki parti bana sahip çıkar meşhur olurum.  Artık partinin de seni defterden sildiğini  […]

Son Yazılar

%d blogcu bunu beğendi: