Ana Sayfa Gündem, Kültür 24 Şubat 2021

KÜRTÇE GÖKTEN Mİ İNDİ? (1)

KÜRTÇE GÖKTEN Mİ İNDİ? (1) Kürtçe’nin resmi ve eğitim dili olması için bir imza kampanyası başlatıldığını ve…

KÜRTÇE GÖKTEN Mİ İNDİ? (1)
Kürtçe’nin resmi ve eğitim dili olması için bir imza kampanyası başlatıldığını ve bu yönde Birleşmiş Milletler (BM) Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü’ne (UNESCO) başvuruda bulunulduğu duyurulmuştu.

Bu gelişmelerin ışığında değerli araştırmacı yazar ve gazeteci Nurullah Alkaç’ın Independent Türkçe’de yayınlanan ”Kürtçe gökten mi indi?” araştırma yazısını konuya duyarlı, ilgili ve meraklı okucularımıza sunuyoruz.

KÜRTÇE RESMİ VE EĞİTİM DİLİ OLMAK İSTİYOR! KÜRTLER ANADİLİ İLE EĞİTİM İSTİYOR! çağrısı ile geçtiğimiz günlerde bir imza kampanyası başlatılmış ve Birleşmiş Milletler (BM) Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü’ne (UNESCO) başvuruda bulunulduğu kamuoyuna duyuruldu.

ÜÇ DİLDE İMZA KAMPANYASINA EKLENEN METNİ ŞU ŞEKİLDE:
Kürtçe eğitim dili ve resmi dil olsun…
Anadil, milletlerin geçmiş tarih ile gelecek arasındaki hayat bağı ve
geçiş köprüsüdür. Bir milleti, geleceğe topyekün taşıyacak yegane
şey dildir. Anadil, hem insani hem ilahi bir haktır ve uluslararası
hukuka göre, meşru bir taleptir. Bir dil binlerce yıl içerisinde oluşur
ve bir milleti, milet yapan temel ögedir, o milletin tarihi hafızası ve
kodlarıdır. Milletler dillerini yitirdiği zaman, tarihten silinirler ve ölü
halklar olarak tarih mezarlığında yer bulurlar. Bununla birlikte devasa
bir tarih, kadim bir kültür ve bir milleti var eden tüm değerler, o dil ile
adeta soykırıma uğrar.
Bizler sivil bir hak hareketi HEZKURD olarak, insanlığın ortak
hazinesi ve mirası olan tüm dilleri sahiplenmekle birlikte, bin yıllardır
kendi kadim topraklarında yaşayan ve tarihe mal olan Kürtçe’nin yok
olmasına, erimesine asla razı olmayacağız ve bu uğurda meşru tüm
yollara başvuracağız. Şiddetin her türlüsüne amasız ve şartsız karşı
olan bizler, dil gerçeğini ideolojik ve partisel çekişmelerin dışında
tutuyoruz. Doğuştan gelen insani ve ilahi bir hak olan Kürtçe’yi, o dili
konuşan her bireyin temel yaşam hakkı olarak görüyoruz ve bu
kampanyayı başlatıyoruz. Anadilde eğitim talebimizin hiçbir politik
ve siyasi arka planı yoktur ve tüm ideolojilerden, cemaat ve
partilerden bağımsız bir şekilde sivil bir akıl ve vicdani bir refleksle
talep ediyoruz
Sizler de bir dilin, bir tarihin, bir kültürün ve bir milletin yok olmasını
istemiyorsanız, bu kampanyaya destek veriniz.
HEZKURD sivil hareketi
https://www.change.org/p/t%C3%BCrkiye-b%C3%BCy%C3%BCk-millet-meclisi-k%C3%BCrt%C3%A7e-e%C4%9Fitim-dili-ve-resmi-dil-olsun

***


KÜRTÇE GÖKTEN Mİ İNDİ? (1)
Kürtçe gökten mi indi? (1)
Nurullah Alkaç Independent Türkçe için yazdı

Kürtlerin ırk ve dil adı iç adlandırma mı yoksa dış adlandırma mı?
Kürtlere verilen ‘Kürd/Kord/Kerd’ adının yanında başka adlar da verilmiş miydi?
Ne zamandan beri bu adlandırma kullanılmaktadır?

Tarihsel süreçteki bir değişimin son örneği mi, yoksa İslamî dönemle oluşan ve daha önceki adlandırmayla hiç de yapısal bir benzerliği olmayan yeni bir adlandırma mı?

Bu soruların muhtemel cevaplarını bulabileceğimiz verilere sahip miyiz?
O dönemlerde bütün dillerde yazılan kaynaklar bize bu şansı veriyor ya da niçin vermiyor?
Son olarak yazımızın da başlığı olan şu soruyu soralım:
Kürtler/Kürtçe gökten zembille mi indi?

Olasılık olarak bugünden baktığımızda İslamîyet’le beraber bütün aşiretlerin ve üst grupların altında kümelendiği ‘Kürt’lerin dillerinin ya adı değişmiş olmalı ya da bu süreç itibariyle oluşmuş olmalıdır.

Daha önceki en az bin beş yüz yıllık süreçte yaşadıkları Grek, Latin, Ermenî ve Süryanî tarihî kaynaklarında belirtilmiş olduğu için, öncesinde de bir dile sahip olduğu düşünülerek, Kürtçe’nin ‘Kürt dili’ şeklinde yeni bir form olarak kullanılmaya başlandığı seçeneği daha makul görünmektedir.

Peki, en son aşamayı oluşturan ve daha öncesi göz önünde bulundurularak ‘modern’ evre olarak adlandırabileceğimiz Kürtçe’nin çok lehçeli yapısında ilk yazılı örünler hangi lehçede verilmiştir? Tarihî sürece baktığımızda 8. yüzyılda Goranîce; 11. yüzyılda Kurmancî ve Lurî; 18. yüzyılda Kırmanckî/Zazakî ana lehçelerinde yazılı ürünler verilmeye başlanmıştır.

Bu çok lehçeli yapı bize şu soruyu sormaya fırsat tanımaktadır:
Neden çok lehçeli yapı? Bu lehçeler bir dilden çıkıp mı gelişti, yoksa farklı lehçelerin sürekliliği ya da senteziyle mi oluştular?
8. yüzyıldan itibaren örnekler verilmeye başlanan Klasik İslâmî kaynaklarda (Arapça, Farsça, Osmanlıca) Kürtlerin diline/lehçelerine ve edebiyatlarına dair bilgiler var mı?

Daha önceki biçimi bir tarafa, bugün genel olarak kullanılan ‘Kürt’ sözcüğünün dış adlandırma olarak kullanıldığı en eski kaynak Arapça olup ‘el-Kürd’ ve onun çoğul biçimi olan ‘Ekrâd (Kürd’ün çoğulu)’ yedinci asırdan beri kullanılmaktadır.

İç adlandırmaya dair verimiz ise hicrî 324/m.935-6 yılında Şaho dağında (Senendac) doğan Bawe Serhengê Dewdanî’nin (ö.1007) Yarsan inancı içerikli Goranî lehçesindeki bir dörtlüğünde, ‘Kürd Dini’ni canlandırma çabasına dair dörtlüğünde geçen ‘Kord’ biçimidir.
Kürtlerin varlığı farklı zaman ve zeminde onlarca dilde verilen yüzlere kaynakta yer aldığına göre doğal olarak şu soruyu sormak gerekir:

Kürtlerin konuştuğu ve yazdığı dil/ler ve lehçeler nelerdi?
Cevap bulabilmek için Kürtlerin diline ve edebiyatına dair bilgi veren en eski kaynaktan başlamak yararlı olacaktır.

Kürtlerin tümünün veya bir kısmının, Aramî/Arap alfabesinden önce kullandığı alfabeye yönelik ilk somut bilgi İbn Wahşiyye’nin (ö. 930) “Şewqul’-Müsteham fi Marifeti Rumuzu’l-Aqlam (Kalemlerin Sembollerini Öğrenmeye Tutkun Kimsenin Arzusu)” isimli eserinde yer almıştır.

İbn Wahşiyye, kitabının yedinci bölümünde eski kralların/iktidarların kullandığı alfabelerden söz ederken, sadece ismen ‘Kürdler’i anmış, Kürtlere atfedilen alfabeye ilişkin bilgileri de kitabın sonundaki ekteki ‘Nebatiler, Keldaniler ve Sabi’unlar’ın muhafaza ettiği Tufan-öncesi (nden kalma) alfabeleri (ss:165)’ başlığında vermiştir.

İbn Wahşiyye Kürtlerin iddialarına yer vererek ‘Bînoşad’ ve ‘Masî es-Soratî’nin bütün eserlerini örneğini vermiş olduğu alfabeyle yazdıklarını söylemiştir. Alfabedeki harflerin (toplam 37 harf) Arapça (28 harfin) karşılığını veren Wahşiyye, geriye kalan harflerin (2+7) ise hiçbir alfabede/dilde (70 dilden bahseder) karşılıklarının bulunmadığı notunu düşürmüştür.

Wahşiye’nin ‘eski’ ifadesi, kendisinden 1500 yıl önce kullanılmaya başlanan ‘Yunan’ ve ‘Hiyegrolif’lerden çok daha önceye gitmektedir.
Kürtlerin kendi döneminde yaşadıkları coğrafyada, en az 10 bin yıl önce bulunduklarını da eklemiştir.

Bu alfabeyle Bağdat’ta 30, ayrıca Şam’da kendisinin yanında ‘üzüm bağının kesimi ve hurma ağaçlarına dair’ ile ‘suyun tespiti ve yeryüzüne çıkartılmasına dair’ iki kitabın olduğunu ve bu ikisinin kendisi tarafından ‘Kürtlerin dili’nden “Eflahu’l-Kermi we’n-Naxl”, “İlelu’l-Miyah we Keyfiyyetu İstixraciha we İstinbatiha mine’l-Ekradi’l-Mechuleti’l-Asl” adlarıyla Arapça’ya çevrildiğini söylemiştir.

Wahşiyye’den birkaç yıl sonra, İbnü’n-Nedim (ö. 385/995) 380/990 yılında yazdığı “el-Fihrist” isimli eserinde, özel olarak Kürtlerin alfabelerine değinmemiş olsa bile bizim için oldukça önemli olan bir bilgi paylaşarak, İran’lı Ebû Muhammed Abdullah b. el-Mukaffa’nın (724-759) Farsça’nın lehçelerinin ‘Fehleviyye’, ‘Durriyye’, ‘Fârisiyye’, ‘Hûziyye’ ve ‘Süryâniyye’ olduğunu ve yedi alfabenin ya da imlanın kullanıldığını belirttiğini ifade etmiştir.

Mukaffa’nın sınıflandırması bir kısım değişikliklere daha sonraki kalem erbabı tarafından da takip edilmiştir.
Osmanlı müverrihlerinden Kemal Paşazade’nin (1468-1534) “Fî Fadîleti’l-Lisâni’l-Fârisî ale’l-Elsineti sive’l-Lisâni’l-Arabî” isimli risalesinde; Farsça hem bir üst dil hem de bu dilin bir alt kolu olduğu ifade edilmektedir.

Ona göre Fârisiyye; Pehleviyye, Deriyye, Fârisiyye, Hûziyye ve Süryâniyye dillerinden oluşur. Pehleviyye; hükümdarlığın yönetim meclislerinde konuşulan soylu dil, Deriyye; saygınların konuştuğu elit dil, Farsiyye; halkın ve saray mabeyncilerinin konuştuğu dil; Hûziyye; hükümdarlar ve elitlerin kendi aralarında ve mahrem işlerinde konuştukları ‘özel’ dil, Süryaniyye; Irak’ta konuşulan ‘Kıbtî’ dilidir.

Muhammed Hüseyin b. Halef et-Tebrizî’nin 1062/1652 yılında yazdığı “Burhân-ı Katı’ı” isimli Farsça-Farsça sözlüğünün Mütersim Asım (ö.1819) tarafından “Tıbyân-ı Nâfî’ der Terceme-i Burhân-ı Katı (y.1810)” adıyla gerçekleştirilen çevirisind doğu batı yönünden Ceyhun-Fırat nehirleri ile kuzey-güney yönünden Demir Kapı-Umman Sahili arasındaki toprakları ‘İran’ olarak tanımlayan Burhân; İran’ın ‘ülke-i muazzam olup selefte mecmuuna birden Pârs ıtlak’ olduğunu ve ‘Lügat-i Pârsî’nin ‘Herevî, Segezî, Zâvulî, Sogdî’ ve meşhurlarından ‘Derî, Pehlevî, Farisî’ olmak üzere yedi kısma ayrıldığını haber vermektedir.

Derî için “Vilâyet-i Acem’den Belh, Buhara, Bedehşan ve Merv halkının lisanlarına ıtlak olunur (ss:166.)” diyen Burhân, Pehlevî’ye dair de şu ifadeleri kullanmıştır: Pehlevî lügati, Pehlev b. Sâm b. Nûh aleyhi’s-selâm lisanından müstefiz ve meşhur olmakla ona mensup olmuştur.

Bazıları dediler ki lügat-i mezburenin nisbeti Pehle diyarınadır ki Rey, İsfahan ve Dînaver vilâyetleridir. İnde’l-ba’z pehlev şehr ve mısr manasına olmakla pehlevî şehre nisbetle şehrî demektir ki murat emsârda sakin olan eşhastır.

Arabîde beledî ve bedevî yerindedir. Bu taktirce pehlevî mutlaka şehir halkının istimal ettikleri lisandan ibaret olur. Pârsî lügati Pârs vilâyeti ehline mensuptur ki onların tekellüm ettikleri lisandır. Pârs vilâyeti anifen beyan olundu.

İbnü’n-Nedim, Arapça’da ‘P’ harfi olmadığı için ‘Farsça’daki ‘p’ sesinin karşılığı olarak anmış olduğu Pehlevice için şu açıklamada bulunmuştur:

Fehleviyye’ye gelince, bu Fehle’ye (Asıl nüshada Femnesub) nispet edilmiştir.
Bu isimle beş ülke vardır.
Bunlar da Asbehân, Reyy, Hemezân, Mâh Nehâvend ve Azerbaycân’dır.

İbnü’n-Nedim’den önce İbn Hurdâzbih (ö. 864), “el-Mesâlik ve’l-Memâlîk” isimli kitabında, Pehlevilerin ülkesini ‘Rey, İsfahan, Hemedan, Dînwer, Nihvend, Mehrecan Nakzak, Kazvin, Teylesan ve Deylem’ olarak verirken İbnü’l Fakîh Hemedanî (ö. 903) de, “Kitabü’l-buldan” isimli eserinin “el-Kavl fi’l-Cebel” adındaki bölümünde ‘Bu bölgelere Pehleviler ülkesi deniliyor’ diye yazmıştır.

İslamî kaynaklarda ‘Pehlevi memleketi/diyarı’ olarak belirtilen ve coğrafyacılar tarafından hazırlanan haritalarda ‘cibâl’ olarak gösterilen coğrafî bölge; aynı dönemde ve hatta M.Ö. 5. yüzyıldan beri oluşturulan Grek, Latin kaynaklarında ve başta Ptolemy’nin (90-168) hazırladığı harita olmak üzere ‘Media’ olarak gösterilmiştir.

Media/Cibal topraklarında ise, Kürtler sadece nüfussal yoğunluk olarak değil, siyasal varlık açısından da buralarda hakimiyet kurmuşlardır. Ebu Dülef’in (ö.390/1000) “İran Sefernamesi”ne baktığımızda, 11. yüzyılda sadece Celali, Yabsani, Hakemi ve Vasuli Kürt kabilelerinden 60 bin aile, merkezi Nim Azray adında büyük bir şehir olarak tanımlanan ‘(Şehrê) Zor’da yaşamaktadır.

Ebubekir Zâhirî, İran bölgesini anlatırken eserinde Kürtlerin yaşadığı bölgeye ait özel bir başlık açarak, yaşadıkları yerler için “Bilâdu’l-Kûrd (Kürt Şehirleri)” tabirini kullanarak, ikamet ettikleri şehirlerden biri olarak ‘Câcel’ ve kasabaları ile Deylem’i göstermiştir.

İbnü’n-Nedim’den kısa bir süre önce ve sonra Kürtlerin Azerbeycan/Küçük Media sahasında Şeddadî, Revadi; Hemedan/Büyük Media bölgesinde ise Hasanwahiy (941-1015) devletleri varlık gösteriyorlardı.

Kürtlerin bu bölgelerdeki sosyal ve siyasal varlığından dolayı 11. yüzyıldan itibaren Hemedan merkezli coğrafyaya ‘Kürdistan’ denilmeye başlanmıştır.

Hasanwahiy devletinin sınırları içerisinde yaşayan Baba Tahir Hemedanî (930-1010) dûbeytlerinde kimi zaman ‘Kürdüm’ diyerek, kimi zaman da Kürtlerin bir alt grubu olan ‘Lek’lere olan aidiyetini dile getirmiş “Benim dilim Pehlewiced’dir” diye de açıklamada bulunmuştur.

Baba Tahir’in şiirlerinin bulunduğu yazma nüshalarla beraber, Mehdî-i Hamîdî tarafından hazırlanan ‘Dîvân’ında bile ‘Lurî’ lehçesindeki şiileri yer almaktadır.

Baba Tahir’den sonra, Mewlana Ebû Îshak Hallacı Şîrazî’nin (h. 840/ö.1427) H.9/m.15.yy’da yazdığı “Dîwân-ı Et’ime”sinde Kürtçe’nin Lurî lehçesiyle yer alan 22 beyitlik şiiri bulunmaktadır.

İbnü’l Belhî (ö. 12.yy) de “Farsname”sinde “Zübde it-Tevârih” isimli kaynaktan hareketle Loristan hakkında şu bilgiyi paylaşmıştır:
Kürdler yaşar ve dilleri Kürdçedir. Bunlara Lorî denilir.

Yâkût el-Hamevî’nin (ö.1229) 1224-8 yılları arasında tamamladığı “Mu‘cemü’l-büldân”ın Sefiyüddin Abdülmümin b. Abdülkak el-Bağdadî (ö.738-9/1333) tarafından “Merâsid el-ittilâ” adıyla yapılan muhtasarında Yâkût’un ‘Luristan’ maddesini ‘Kürdistan’ olarak vermiştir.

Sâdıkî-i Kitâbdâr’ın (d.940/1532-ö. h.1022?/) hangi tarihte yazdığı belli olmayan ama en eski nüshası h.1016/m 1607-08 tarihli olan “Mecma‘ü’l-Havâs” isimli Farsça ve Türkî dillerde yazan şairlere yönelik Çağatayca tezkiresinin bir nüshasında ‘Muhammedî Han Kürd’ olarak verilen şahıs, diğer nüshalarda “Muhammed Hân-ı Lur (N 1. 9a/4, K.M. 10b/7, G.B. 10a/1//Muhammedî Hân-ı Lur N 2. 6b/21, S.Ç. 10a/1.)” olarak kaydedilmiştir.

Lek’ler Lorî/Lûrî’lerin bir alt kolu olup Kürt kaynaklarında çoğunlukla beraber sınıflandırılmıştır.
Öyle ki Şerefxan Bidlisi’nin 1597-9 yılında yazdığı “Şeref-nâme/Tarîxê Kürdistan” isimli kitabında Kürtlerin dört temel grubu içerisinde ‘Lur’lara yer verilmiştir.

Benzer şekilde Abdulkadir b. Rüstem el-Bâbanî (1832-3/?) 1868-70 yılında kaleme aldığı “Siyeru’l-Ekrad” isimli Farsça ‘Kürd Tarihi’ kitabında, 16 fıkraya ayırdığı Kürtlerin ‘Feyli’ grubunun hakim olduğu ‘Lûr/Elvariye (Lur’un Arapça çoğulu)’ bölgesini anmıştır.

 

1886 yılında 7. Uluslararası Şarkiyatçılar Kongresi’ne sunulan bildiride 11. asırda yaşayan Seyîd Ala Edewle’nin ‘pehlewice’ lehçesiyle yazdığı şiire yer verilirken, parantez içerisinde ‘kurde/kürtçe’ kullanılmıştır.

Bilindiği gibi, Muhammed b. Cerîr Taberî’nin (ö.310/923) 903-916 yılları arasında yazdığı “Tarih”inde Sâsâni (226-651) hanedanlığının kurucusu I. Ardeşir (224-240)’in ‘Kürt’ olduğu bilgisi geçmektedir.

Mirza Ali Ekber Vekayinigar’ın (1846-99) 1869 tarihli “Bedayiu’l-Lugat” sözlüğünün Kürtlerin tarihine ve aşiretlerine yönelik önsözünde, Goran Kürtlerinin Erdeşêr Babkan’a, onun da 11 soydan önce Kürt’e bağlandığı belirtilmiştir.

Doğu Roma İmparatorluğu tarihçilerinden Prokopius (M.S. 500-565), yazdığı “Anekdota/Historia Arcana” isimli eserinde; Sâsâniler’den ‘Medler’ olarak bahsetmiştir.

Prokopius, toplamda 8 cilt olan “Savaşlar Tarihi” isimli diğer çalışmasında da, Sâsânî askerlerinden ‘Med asker(ler)i’ diye söz etmiştir.

Eski Grek kaynaklarında Sâsâniler kendilerini varisi olarak gösterdikleri Akhamenidlerle/Perslerle (m.ö. 550-m.ö331) yapılan savaşlara ‘Med Savaşları’ denilmekteydi.

Kâtip Çelebi’nin (1609-1657) 1654-5 yılları arasında, Johann Carion’un (1499-1537) 1531’de Almanca olarak kaleme aldığı “Chronica”sının Osmanlıca çevirisi olan “Târîh-i Frengi Tercümesi”nde şu bilgi mevcuttur;

Zirâ Daryos Medya’lı ve Siros Fars idi. Yunanîyon ancak Fars pâdişâhların yazar ve Medya saltanatı Fars saltanatına ilhâk olunmağla, Medya’dan olan pâdişâhları yazmazlar.

Yine biliyoruz ki, Ermeni müverrihlerinden Korykoslu Hetum/Hayton’un (1240-1320) 1307’lerde Fransızca ve Latince yazdığı “Flos Historiarum Terre Orientis/Doğu Tarihinin Çiçeği” isimli eserinde ‘Medler’ ile ‘Kürtlerin’ aynı halk olduğu kaydı var.

Mikayel Çamçıyan’ın (1738-1823) 1784 yılında baskısı yapılan “Hayots Patmutyunı/Ermeni Tarihi” kitabından da şu açıklaması mevcuttur;
Medler; ayrıca Kurd veya Keurd adıyla biliniyor.

Pehlewî dili Sâsâni İmparatorluğu’nun (226-651) resmî dillerinden biri olup, en az miladî üçüncü asırdan başlayarak yazılı örnekleri verilmiş, çok seyrek de olsa İran coğrafyasında 14. yüzyıla kadar kullanılmıştır.

Özellikle Avrupa’da olmak üzere birçok kütüphanede yazma nüshaları mevcut olup, önemli bir kısmının 1750’den başlayarak yayınları gerçekleştirilmiştir.

Kürtçenin şimdiki lehçeleriyle yapılan kısmî karşılaştırmalarda bile bu dilin Farsçadan çok Kürtçeye yakın olduğu ortaya çıkmıştır.

Umberto Eco editörlüğünde hazırlanan “Ortaçağ (Alfa Yayınları, 2010)” isimli kitabın Türkçe tercümesindeki bilgiye göre, I. Şâpûr’un (241-273) Kâzerûn yakınlarında kurduğu ‘Cündişâpûr’ akademisinde Yunanca’dan ‘Pehlewîce-Medceye’ çeviriler yapılmaktaydı.

Aslında Medce; M.Ö.331’de ortadan kaldırılan Keyanî-Med İmparatorluğu’nun resmî dili olarak uzun bir süre kullanılmıştı.

Jules Oppert (1825-1905) 1879 yılında bu dile dair “Le people et la language des Médes/Med Halkı ve Dili (Maisonneuve, Paris)” isimli çalışmasını yayınlamıştır.

Diğer taraftan Ermeni ve Batılı müverrihler tarafından 15. yüzyılda Kürtçe için bile Medce denilmekteydi.

Öyle ki, 15. yüzyıldan kalma (1430-1446) ve bu tarihten çok önceki eserden istinsah edildiği belirtilen Ermenice yazma bir eserde Hristiyan ayin duasının diğer dillerle beraber ‘Maroc/Medce’ versiyonu yer almış olup, başta bu yazmayı bilim alemine sunan Akaki Shanidze olmak üzere araştırmacılar tarafından ‘Kürtçe’ olarak nitelendirilmiştir.

İster milat öncesi tarihlere uzanan Eski Grekçe, Latince kaynaklarda olsun, isterse 8. yüzyıldan itibaren yazılı örnekleri verilmeye başlanan Fransızca, İngilizce, Almanca gibi Batı dillerinde olsun, 15. yüzyılın başlarına kadar Kürtlerin kullandığı dil/lehçeler için genellikle ‘Medce’ adı kullanılmıştır.

İslâmî kaynaklarda da takip edebildiğimiz kadarıyla 9. asırdan başlayarak Kürtlerin birçok lehçeyle konuştukları bilgisi mevcut olup, el-Mesûdî (896-956) “Mürûcü’z-zeheb” adlı eseriyle bu konuya değinen ilk kişi olmalıdır.

Bütün bu bilgileri bir araya getirdiğimizde Sassani İmparatorluğu’nun Kürtlüğü ve onların devletin bir nevi resmi dillerinden biri sayılan ‘Pehlewîce’nin de Kürtçe’nin İslâm öncesi bir versiyonu olduğu ortaya çıkmaktadır.

Böylelikle Cemal Reşîd Ahmed’in “Zuhûru’l-Kurd Fi’t-Tarîh” isimli çalışmasında belirttiği şu görüşü hiç de yabana atılmayacağı ortaya çıkmaktadır;

Feylî, Sasanîler döneminde hakim bir dildi ve bu lehçeyle miladî 3.-4. yüzyıllar arasında ‘Zend Avesta Dînkerd/Dînê Kurd, Bondhîşin, Mînokî Xired, Pendnamegî Zaraduşt’ yazılan eserler ve Abbasiler döneminde Arapça’ya çevrilen ‘Sîndbadê Behrî, Hezar û Yek Şev, Xudayname, Karname, Ayinname’ Feyli/Pehlî (Arapça’da ‘P’ sesi olmadığı için ‘F’ ye dönüştürülmüştür) lehçesinden çevrilmiştir.

İslâm döneminde bazı kitaplarda Kürtçenin lehçelerinden birkaç kıta şiir veya cümle nakledilmiş olup, bunlardan biri Yâkût el-Hamevî’nin (ö.1229) 1224-8 yılları arasında tamamladığı “Mu‘cemü’l-büldân”da zikredilen Enûrşirvân-ı Bağdâdî’nin “Şeytânü’l-‘Irak” adlı mülemma kasidedir.

Kınalızâde Hasan Çelebi (1546-1604), 1586 yılında tamamlanan “Tezkiretü’ş-Şu‘arâ”sında ‘Şükrî’den söz ederken Kürt şiirinin/edebiyatının meşhur olduğunu şu şekilde dile getirmiştir:
Nazm-ı ekrâd ne makûle idügi ma’lûm u mefhûm-ı ashâb-ı ‘akl u reşâddur.

Gelibolulu Mustafa Âlî (1541-1600), zamanının Bağdat valisi olan Hızır Paşa’yı övdüğü 170 beyitlik şikâyetname konulu kasidesinin 10 beytinde Osmanlı sınırları içerisinde ve temasta bulunduğu dil ve toplulukları konuştururken Kürtçe bir mısraya da yer vermiştir:

Kürd olan velvele ile bunı îrâd eyler
Dekojim tâ to bizanî dirivî men to biyâr
(Bilesin ki seni öldürürüm, benim hakkımı ver)

Şiirlerinde Hemîdî mahlasını kullanan Mela Mehmûd, Amadîye Mirliği’nin hükümdarı Husênê Welî’nin (Hüküm:1533-73) zamanında yaşamış olup kendisinden dört dilli (Kurmancî, Osmanlıca, Farsça, Arapça) 28/27 beyitlik kasidesi kalmıştır.

Kasidedeki Kürtçe beyitlerden biri de şu şekildedir:
Ya Rebbî daîm mübarek bin li we dîwan û text
Cumleyê Kurmanc silavkêş bin bi pêş geştî xedar/Pêşkêşî xedar

Şerefxan Bîdlîsî, “Şeref-nâme/Tarîx-i Kürdîstan” isimli eserinde, Hemîdî ile aynı dönemde yaşamış olan, Mihemed Begê Zerqî’nin (Hüküm: 1542-ö.1569) Kürtçe ‘Dîwan’ından söz etmektedir. Ancak bu eser şimdiye kadar bulunmamıştır.

Basil Nikitin (1885-1960) de, Farsça bir yazmadan hareketle aktardığına göre, Kürtler arasında şiirleri Hafız-ı Şîrazî (1315-1390) derecesinde olan Mîr Ehmed Beg (ö.877/1473), Hafız’ın gazellerini Kürtçe olarak muhammes biçimine sokmuştur.

Evliya Çelebi’nin (1611-1682) “Seyahatnâme”si vasıtasıyla öğrendiğimize göre Cezire bölgesinde Kürt şiiri alanında kuvvetli Molla Ramazan da bulunmaktaydı.

14. yüzyılda temelleri atılan Kürt mirlerinin kurduğu medreselerde ve konaklarda gelişen, olgunlaşan Kürt dili ve edebiyatı, 1850’lerde Kürt mirlerinin tasfiye edilmeleriyle beraber; mirlerin bıraktıkları boşluğu dolduran Xalîdî şeyhlerinin çabalarıyla (Kürmancî lehçesi) 1960’lara kadar ‘Klasik’ şekilde devam ettirilmiştir.

Şimdiye kadar literatüre dahil edilen ve en eskisi 1700’lerde olan 50 civarındaki ‘Keşkol/Kürtçe Şiir Mecmuaları’ ile iki ‘Şairnâme’den anlaşıldığı kadarıyla yaklaşık bin yıllık zaman dilimi içerisinde adları kayıtlara geçen 800 civarında Kürt şair edebî ürünlerini kendi dilinde/lehçesinde vermiştir.

Ayrıca Osmanlı, İran, Hindistan ve Orta Asya sahasında hazırlanan ‘Tezkire’ler ile ‘Mecmua’larda hem Türkî, Îranî, Arabî dillerde hem de kendi ana dili Kürdî’de manzum/mansûr edebî ürün veren şairlere de bulunmaktadır.

Örneğin, 1816’dan itibaren Bağdad valiliği yapan Davut Paşa’nın (1774-1851) himayesinde “Tezkire-i Şuara-yı Bağdad/Bağdad Şairleri Biyografisi (76 şair)” isimli eserini telif eden şair Hatibî; Müftü Ebu Bekr Efendi’nin Farsça, Türkçe, Arapça ile Kürtçe şiir yazabildiğinden söz etmektedir.

Kürtlerin İslâm, Êzdî, Ehl-i Haqq gibi farklı inanç, din ve edebî formalarıyla büyük bir külliyat oluşturan edebî eserlerinin her ne kadar büyük bir kısmı yakılmak suretiyle ortadan kaldırılmış veya zamana karşı dayanamayarak yok olsa da; bugün İran, Irak, Türkiye, Suriye, Mısır, Hindistan, Rusya, Almanya, Fransa, İngiltere, Danimarka, Hollanda kütüphanelerinde yüzlerce yazma eser bulunmaktadır.

Diğer taraftan bireysel ve kurumsal kütüphanelerde-müzelerde hala gün yüzüne çıkmamış yazmalar da araştırmacıların dirayetini beklemektedir. Tarihsel sürece bakıldığında, İslamî edebî geleneğin benimsediği kurallarla ilk ‘Dîwan’ tertip eden kişi Melê Perîşan Dînawerî (1356-1421) adıyla meşhur Molla Abu’l-Kasım olmuştur.

Goranîce’de yazdığı ‘Dîwan’ının yazma nüshaları Almanya Merburg Kütüphanesi ile İran kütüphanelerinde (19 nüsha) bulunmaktadır. Kurmancî’de ilk divan tertip edenin de Meleyê Cîzîri (1570-1640) olduğu düşünülmektedir.

Manzumelerin yanında Kürtçe ilk nesrin ise Müküslü Eli Teramaxi (m.1655) tarafından Kürtçenin Farsça ve Arapça ile karşılıklı gramerini konu edinen “Destûra Zimanê Erebî bi Kurdî” adıyla verildiği düşünülmektedir. Bu açıdan bakıldığında Kürtçenin ‘yetersiz’ olduğu veya ‘medeniyet dili olmadığı’ iddiasın hiçbir geçerliliği yoktur.
(Nurullah Alkaç Makalesi ve görselleri Independent Türkçe’den alınmıştır)
24 Şubat 2021 / ÖZGÜR İFADE

(DEVAM EDECEK)

Google News XX Sitesi


Tema Tasarım |