Ana Sayfa Gündem, Magazin 28 Şubat 2021

KÜRTÇE GÖKTEN Mİ İNDİ? (3)

Yazı dizisinin Üçüncü bölümü…

Kürtçe gökten mi indi?
Günümüzde bir halkın ‘diğer’lerinden ayırt edilmesini sağlayan unsulardan biri olarak ‘dil’ olgusu kullanılmaktadır.

Bu durumda sormamız gereken muhtemel soru şu olacaktır:
Kürtler var olduğuna göre, onların konuştuğu bir dil de olmalıdır?!
Kendi ‘anadil/mirassal dil’lerini konuşmamış veya yazmamış olsalar bile, her halükarda bir ‘dil’le iletişim kurmuş olmaları gerekirdi!

Durumu Kürtler özelinden çıkartıp ‘olgusal’ kabul edip, eleştirel yaklaşarak birkaç soruyla daha da zenginleştirelim:
Peki, eğer ‘o’ dönemde, ‘o’ halkın kendi ‘dil’ine verdiği ad ile ‘öteki’lerin ‘onların’ diline verdiği isim başkaysa?!
Eğer bir ‘dil’in zaman içinde veya değişen coğrafyaya göre farklı adları varsa?!

Basit bir düzlemdeki soruların yanına cevaplarının birden çok olabileceği sorular da sormak gerekiyor:
Halkın konuştuğu ‘dil’ ile yazdığı ‘dil’ farklıysa?
Ya da halk birden çok dille konuşmuş veya yazmışsa?!
Ya hiç konuşmadığı bir dille yazmışsa?
Bir dil birçok dilin tesirinde kalıp eski yapısını neredeyse tümüyle kaybetmişse?!
Peki, ‘bilgi’yi günümüze taşıyan müverrih yanılmışsa?

Ya da bugünden geçmişteki metni anlamlandırmaya çalışan okuyucu, kelimelerin günümüzdeki anlamsal sınırlarının yanılgısına düşmüşse?!

Son olarak dikkat etmemiz gereken bir durum daha var:
Yazma eserlerin matbaayla buluşturulurken siyasal ya da başka amaçlarla ‘sakıncalı kısım’ların atlatıldığı, diller arası çeviriler yapılırken kavram değişikliklerine gidildiği epey örnek var. Bir diğer nokta da, içerdiği bilgiler dolayısıyla ‘ideoloji koruyucuları’ tarafından bazı kaynakların yakılması veya saklanması durumu…

Şunu kesin olarak söyleyebiliriz ki, bu soruların cevaplarını ‘iyi niyetle’ bulmak için, en temelde bütün dillerin/ırkların aynı oranda ‘önemli’ ya da ‘önemsiz’ olduğunu kabul etmek gerekiyor.

Ayrıca ister bölgede konuşulan/yazılan dillerle olsun, isterse çok uzakta ama ‘o’ bölgeye dair bilgi veren eş ve art zamanlı kaynaklar olsun, siyasal veya kültürel egemenlik kuran ‘baskın diller’ ile ‘yerel diller’in en az birkaçını bilmek gerekiyor.

Ama ne yapılırsa yapılsın her halükarda ‘yanlışlık’tan kurtulmanın da mümkün olmadığını kabul etmek gerekiyor. Çünkü bin yıl/larda yaşanan ‘zamansal’ ve ‘anlamsal’ kayıplar, hakikatin buhar olup uçmasına neden olacaktır.

Beluçlar; Kürtlerin akrabası, dilleri de Kürtçe’nin bir lehçesi olabilir mi?
Klasik kaynaklarda Beluçların hangi dille konuştukları ya da dillerine, kendileri ve başkalarının ne ad verdiğini tümüyle bilmesek de; Mukaddesî (ö. 390/1000 civarı) “Ahsenü’t-tekâsîm” eserinde ‘Sind’ coğrafî ikliminden söz ederken; Bennecbur’un ‘Mukran/Mekran’ bölgesinin baş şehri ve konuştukları dilin Beluçi olduğunu söylemiştir. 1

İbn Havkal (IV/X. yüzyıl) ise “Sûretü’l-arz”da “Mukran ehlinin dili Farsça ve Mekrice’dir” 2 demektedir.
Eyyubî Kürt devletinin hanedan üyelerinden tarihçi Ebü’l Fidâ’nın (1301-1373) “Takvimü’l-Buldan” isimli coğrafî eserinin Türkçe çevirisinde ise “Beluc (Beluçlar) Kufs dağı eteğinde oturan ve bedeviler gibi koyun yetiştiren, kıl çadırlarda kalan bir kavimdir. “Beluslar’a zamanımızda Cut denir. Bunların dili Hind’ceye yakındır” açıklamaları bulunmaktadır.

Uluslararası düzeyde yapılan dil araştırmalarında Kürtçe’nin en yakın olduğu dilin Beluçça olduğu ortaya çıkmıştır.
Peki, Beluç ile ‘Kürt’ bağına dair başvurulabilecek klasik kaynak var mı?!

Axwend Mihemed Salih Zengene’nin; 1383 yılında Timurleng’in yaktırdığı Zabilistan/Sistan’ın merkezi Zerenca’daki İslam Medreseleri/Kütüphaneleri’nden arda kalan kaynaklarından hareketle, Grek-Latin eserlerinden de yararlanarak h.1070/m.1659-60 yılında Belucistan sahasında oluşturduğu Farsça “Kurd Galnâme” isimli eserinde genel olarak Kürtler, özelde ise ‘Beluç Kürdleri’ -ki bu ifade bizzat yazara aittir- için çok önemli bilgiler bulunmaktadır.

Kürd Galnâme’ye göre, Hz. Nuh’un oğlu Yafes’in soyundan gelen Kürtler bir millet olup, Mesih’ten birkaç bin yıl önce, Ermenistan’ın aşağısında düşen Azerbaycan’a gelip yerleşmişlerdir. 3

Bu yerleşim birimi, burayı kendine yurt edinen Kürt milleti tarafından ‘Mad/Med’ olarak adlandırılmış olup kitabın yazıldığı tarihlerde (1660’ta) de Kürdistan adıyla bilinmektedir. Ravilerin ortak kanaatine göre Kürtler M.Ö. 3000’lerde Orta Asya’dan/İran’ın doğusu yani Afganistan’dan gelip Hazar Denizi’nin etrafına yerleşmişlerdir.

Burada M.Ö. 2100’lere kadar aşiretler şeklinde kendilerini yönetmişlerdir. Buradan da peyderpey Mad/Med’in aşağısına düşen Zağros Dağları’na ve Dicle ovasına yayılmışlardır.

Sümer, Akad, Kilde, Asur, Elam devletlerinin ardından hükmetmiş olan Pişdadilerin (son hükümdar Girşasp) yıkılmasından sonra Büyük Med, Küçük Med, Pers Kürtleri, Hazar, Gilan, Deylem Kürtlerinin ileri gelenlerinin isteğiyle Keykubad M.Ö. 853 yılında Med Devleti’ni kurmuştur.

Keykubad kendisini Pişdadilerin varisi gören ve Suxdistan, Kabilistan, Zabilistan, Tûran ile Mekran’a hükmeden Turan Hükümdarı Efrasiyab’la savaşmış onun iktidarına son vermiştir.

Keykubad, Efrasiyab’ı yendikten sonra savunmayı sağlamlaştırmak için Zengene Kürtlerini Zabilistan’a; Biraxoyi Kürtleri’ni Tûran’a; Edregan Mamili ve Kirman Kürtleri’ni Mekran’a yerleştirerek Med Devleti’nin sınırlarını korumalarını istemiştir.

Mesud Fânî Bilgili de, 1933 tarihli “La Nation urde et son évolution sociale/Kürtler ve Sosyal Gelişmeleri” 4 eserinde her ne kadar Afganistan ve Belucistan’daki Kürt nüfusunun tespitinin zor olduğunu belirtse de, Belucistan’da başta Brahua aşireti olmak üzere 35 bin; Afganistan Herat’ta 20 bin Kürtün bulunduğuna dair bilgiyi verir.

1950’lerde Rusya’da yayınlanan bir ansiklopedide ise, Afganistan ve Belucistan’daki Kürt nüfusu 250 bin civarında verilmiştir. Beluçlara ve onların diline dair verdiğimiz bilgiler, araştırmacıların ‘Doğu Kürtleri’ni de dikkate alıp yeni bir sınıflandırmaya gitmeleri gerektiğine işarettir.

Burada bahsettiğimiz Kürt dili/edebiyatı ‘Batı Kürtleri’nin bin yıllık birikimini ifade eder. İşte bu ‘Batı Kürtleri’nin Kürt dili ve edebiyatının oluşumunu ve günümüze erişmesini sağlayan ‘sosyo-politik’ arka plan bulunmaktadır.
Bu ‘olgu’lara baktığımızda, şöyle bir manzara karşımıza çıkmaktadır:


Kürt hükümdarlarının patronajı
Kürtlerin 900-1300 yılları arasında varlık gösteren Şeddadî, Merwanî, Rewadî, Annazî, Hasanwahîy, Fadlawî, Kâkuveyh ve Eyyubî gibi devletlerinin hükümdarları tarafından Müslüman/gayr-i İslâm ilim ve sanat erbaplarının desteklendiğine yönelik bilgiler klasik tarih, coğrafya ve biyografik kaynaklarda yer edinmiştir.

Şeddâdî (951-1199) hükümdarlarından da destek gören Ebû Tahir es-Silefî’nin (1082-1180) seyahat/rıhle kitabı “Mu‘cemü’s-sefer (yazılış:1106-17)”de Kürdistan/Bilâdü’l-Ekrad coğrafyasındaki dinî-lâdinî ilmî çalışmalara geniş bir şekilde yer verilmiştir.

Devletşâh b. Bahtişâhê Semerkandî’nin (ö.900/1494-5?) “Tezkiretü’ş-şu‘arâ (y.1487)’” isimli Farsça tezkiresinde; Farsça, Arapça, Deylemice ve birkaçı da Türkçe yazan şairlerin hayatına yer verilirken, nesepçe Erdeşîrê Babakan’a bağlı Behramê Çûbîn soyundan olan Şeddadî hükümdarı Minûçehr’in (ö.1110-1); Nizamê Gencewî, Felekê Hakanî, Seyyid Zülfikâr, Şahfur ve Kadı Beyzavî’yi himaye ettiğinden söz edilmektedir.

Şeddâdîler özerine müstakil bir kitapta 5 yayınlayan Nevzat Keleş’in makalelerindeki bilgilere göre; devletin hakimiyetindeki Gence, Dwîn, Anî ve Beylekân şehirlerinde ilim tahsilinin yapıldığı medreselerin, hangâh benzeri eğitim kurumlarının yanı sıra, kütüphanelerin de (Gence kütüphanesinin başında Ebü’l-Fadl Hazâdâz bulunmaktaydı) bulunduğunu ve hükümdarların ilmî meclisler düzenlediğini anlıyoruz.

“Fahrü’ş-Şu‘arâ” sıfatına sahip Katrân-ı Tebrîzî (ö.1089), genç yaşta Şeddadîlerin Gence hükümdarı Ebü’l-Hasan Ali II. el-Leşkerî’nin (1034-49) hizmetine girerek ilk şairlik şöhretin onun himayesinde ve sarayında başlamıştır.

Tebriz’e giden Katran; Fadl b. Şâvur’n Arrân’daki hakimiyeti zamanında (459/1067) tekrardan Gence’ye dönmüştür. Katrân-ı Tebrîzî; “Bütün Şeddâdî Sultanları kendi talihlerinden mutludurlar; Mülkleriyle Pervîn gibidirler ve intikamlarında Ferhad gibidirler” dizeleriyle Şeddâdî hükümdarlarını övmüştür.

Esedê Tusî’nin (ö.1073) de Menûçehr b. Şâvur’un hizmetine girip onun için “Nîze û Keman/Yay ve Mızrak” münazarasını yazmıştır.
Hristiyan Hovhannas Serkavag ise (1045-1129) Anî’de kurduğu okulda kalabalık bir öğrenci kitlesini toplamış; teoloji, felsefe, gramer, matematik, müzik ve kozmografya derslerini okutmuştur.

Arafat Yaz’ın Merwanîlere dair bilgilerinden anladığımız kadarıyla sünnî ilim adamlarının birçoğu Şiî Büveyhî Devletinin baskısından kaçarak Mervânî’lere (983-1085) sığınmışlardır. Mervânî’lerin hoşgörüsüyle karşılaşan âlimler burada rahatlıkla ilmî faaliyetlerini sürdürebilmiş ve ilmî münazaralarda bulunabilmişlerdir.

Böylelikle özgür bir ilmî ortam oluşmuş ve farklı ilim dallarından birçok âlim yetişmiştir.
Mervanî hükümdarları ile ilgili şiir malumatları, devletin kurucusu Bâd zamanına dayanmaktadır. Arapça şiirler yazan Hasan b. Davud el-Beşnevî (ö.465/1072-1073), Bad’ı övmüş ve Kürtlüğüyle iftihar etmiştir.

İbnü’l-Ezrak’ın ifadesine göre Mervânî hükümdarları ve vezirleri şairlerin övgülerinden nasiplenmişlerdir. Önceden kâtip olan ve sonra vezirliğe terfi eden Menazî’nin Vezir Ebü’l-Kasım el-Mağribî hakkında kasideleri vardır. Ebü’l-Kasım Hüseyin b. Ali İbnü’l-Mağribî’nin “Muhtasar-ı İslahi’l-Mantık”, “Înas”, “Resail”, “Divan” ve “Tesanif” adlı eserleri bulunmaktadır.

Nahiv ve lügatte iki kitap, şiirden 15 bin beyit ezberlemiştir. Hesap ilminde kabiliyetli olup, âlimlerin dâhisi olduğu söylenmektedir. İbnü’l-Adim ve Zehebi onun şair olduğunu söylemiş ve şiirlerinden örnekler getirmişlerdir.

Diğer vezir Ebu Nasr El-Menazî’nin de ‘Dîwan’ı olup şimdiye kadar bulunmamıştır. Vezir Fahrüddevle İbn-i Cehir de şiir yazanlar arasındadır. İlgili kaynaklarda İbn-i Cehir’in şiirlerinden bahsedildiğini ve şairlerin onların hakkında yazdıkları şiirleri görmekteyiz.

İyi bir siyasetçi ve şair olmasının yanında tıp ilmine ve tabiplere verdiği önem neticesinde Ebu Nasr Yahya b. Cerîr et-Tikritî, rizyâzetin faydaları ve uygulaması konusunda yazdığı risaleyi İbn-i Cehîr için kaleme almıştır.

Devletin en parlak dönemi, 1010-1061 yılları arasında hükümdarlık yapmış olan Nasrü’d-devle Ahmed b. Mervân el-Kürdî (ö.452/1061), ziyaretine gelen şairler için özel bir uygulaması vardı. O, şairlerin dinlenmesi ve onu övecek şiirler hazırlaması için üç gün boyunca onlarla bir araya gelmez ve onlara her türlü ikramın yapılmasını emrederdi.

Aradan üç gün geçtikten sonra onları huzuruna davet eder ve kendisi için hazırlanan şiirleri ilk ağızdan dinlerdi. Bunun neticesinde İbn Mervân, onlara çeşitli hediyeler takdim ederdi. Tüm ülkelerden şairlerin Nasrü’d-devle’yi övdüğünü söyleyen İbnü’l-Ezrak, Nasrü’ddevle’nin huzuruna gelip onu öven şairler arasında Serîü’d-Delâ’ın olduğunu söylemiştir.

İbnü’l-Esîr, Nasrü’d-devle’nin ülkesinin alimlerin durağı olduğunu, memleketinde ilim adamlarının çoğaldığını ve şairlerin ona yönelip orada arttıklarını, onu methettiklerini ve ödüllendirildiklerini söylemektedir.

İbn-i Halikan da benzer şeyleri dile getirmiştir. İbnü’l-Cevzî ve İbn-i İmâd ise Nasrü’ddevle’nin, şiddetle şarkı ve musikiyi sevdiğini, aynı şekilde şiire düşkün olduğunu, şiiri dinlemek için çabaladığını, edebi bir zevki olduğunu dile getirmişlerdir.

Nasrü’ddevle’den destek gören şairler/alimler arasında Ebü’l-Hasan Ali b. Muhammed Et-Tihamî, İbn-i Nevîn el-Ma’arrî, İbn-i Gudayri, İbnü’s- Sevdâdî, Ebü’r-Rıza et-Zarîf ve Ebu Nasr Hüseyin b. Esed El-Farikî bulunmaktadır.

Dilbilim, tarih, klise hukuku, teoloji, mantık bilim ve felsefe alanlarında çok sayıda eser kaleme alan Süryani İliya da Nasrü’ddevle’nin cömertliğinden yararlanmıştır.

İbn-i Butlân’ın da ilk cildi Meyyâfârkîn kütüphanesi hakkında olan ve ikinci cildi Farıkî hastanesindeki ilim meclisindeki konular hakkında yazılan “Kitabün Fi’l-Füsûl ve’l-Mesâil ve’l-Cevâbât” isimli eseri bulunmaktadır.


Kürt mirlerinin patronajı
Kürt beyleri, salt siyasi iktidarlar peşinde koşan politik ve askeri aktörler değil; Bitlis Beyi Abdal Han, Şerefxan Bidlisî; Hakkâri Emiri Mîr İmaduddîn ve Zîrkî miri Mîr Yakubê Zirkî örneklerinde olduğu gibi aynı zamanda düşünce ilimlerine ilgi duyan, edebi zevkleri önceleyen, medrese ve tekkeleri kuran, destek veren ve en önemlisi de eser yazan mütefekkirdirler. 6

Hakkari ümerasından Sebûrî mahlasını kullanan Mîr Îmadeddîn (hüküm:1632-9) Melayê Cizîrî ile dost olup birlikte ‘Müsacele/Ortak şiir’ yazarken, Mîr İzzeddîn Şêr; Melayê Bateyî’yi Colemerg’e gelmesi için babasını ikna etmiş, Yahya Bey de kendisine maaş bağlamıştır.

Mîr olan Bertew Beg (1756-1825) de 1221/1806 yılında ‘Dîwan’ tertip etmiştir. Mirlerin yönetici kesiminden Mah Şeref Xanım Kürdistanî de ‘Dîwan’ tertip etmesinin yanında Kürt Tarihi’ni kaleme alacak kadar ilim ehli içerisinde yer almıştır.

Molla Cercis el-Erbîlî (ö.1206/1791) 1186/1772 senesinde Îmadîye bölgesini ziyareti sırasında Melayê Cizîrî’nin ‘Hudûs’ adlı kasidesine ‘le-Fethiye’ adını verdiği 42 sayfalık Arapça şerh yazmış ve bunu İmadîye beylerinden İbrahim Paşa’nın oğlu İsmail Han’a hediye etmiştir.

19’uncu asrın etkin Nakşîbendî-Xalîdî Mewlana’nın halifesi Yahya Mizûrî (ö.1252/1836), İmadiye Beylerinden Zübeyir Paşa’nın (ö.1235/1820) talebi üzerine M. Cizîrî’nin ‘Muxbeçeyên Meyfiroş’ adlı gazelini 1222/1807 senesinde şerh etmiştir.

Bu şerh, Hakkarî miri Nurullah’ın sekreterliğini de yapan, oğlu Muhammed Salih Mizûrî 1259/1843’te istinsah etmiştir. 7

Mirlerin yanında, Kürd aşiret reislerinin de dengbêjleri/ozanları, sitranbêjleri/şarkı söyleyenleri bulunuyordu ve bunlar şaşırtıcı sayıda eseri, aşk şarkısını, ‘Mem û Zîn’in kaynak anlatısı olan ve en geçi 15’nci yüzyıla kadar geriye giden ‘Mêmê Alan’ kahramanlık destanını ezbere okurlardı.

Kürt mirlerinin patronajından sadece Kürtler değil; Ermeni, Süryani, Keldanî, Yahudi gibi dinî/etnik azınlıklar da yararlanmış, bu azınlıklara mensup şahsiyetler kendi ana dillerine yazdıkları gibi, kimi zaman da şiirlerini/nesirlerini kendi alfabeyle ama Kürtçe eserler de yazarak şükranlarını sunmuşlardır.

Bu husus sadece mirlere özgü olmayıp, Kürt devletlerin hükümdarlarına kadar geriye gitmektedir. Nitekim Sovyet araştırmacılarına göre, Ermenistan Matinedaran Kütüphanesi’ndeki Mêsrop Maştoş bölümünde 7117 numarayla kayıtlı Kürtçe yazmalar 10./11. yüzyıldan kalmadır.

Timurleng (1336-1405) döneminde yaşayan Hexê keşişi tarafından Süryani alfabesiyle 100 Kürtçe şiir yazdığı kaydı bir tarafa, Mafiryan Basilyus Şemun’un (ö.1740) ‘Lawij (dinî kılam-şarkı)’ adında, makamla söylenen ve vezinli şiirlerden oluşan Kürtçe bir kitabının olduğunu ifade edilmiştir.

Şemun’un günümüze gelen 51 tane dörtlüğü bulunmaktadır.
19’ncu yüzyıl Süryani din alimlerinden David Barzane (1820-1880) de hem kendi dilinde, hem de Süryani alfabesiyle Kürtçe şiirler yazarken; Ablahad ‘Odišo da “Ktâbâ d-Tûrâş Mamllâ Kartwâyâ/Kürd Dilinin Grameri” isimli gramer kitabında Kürtçe deyim/atasözlerini toplamış ve 1888 yılında yazmış olduğu iki Kürtçe ilahisi gönümüze ulaşmıştır.

Şairlerin padişahları
Mirlerin şairleri maddi ve manevî yönlerden desteklemelerine karşılık şairler de hamilerini unutmamış, bazen yazdıkları eserleri takdim ederek, bazen de eserlerinde desteklerini buldukları şahsiyetlerin bizzat adını vererek veya övgü dolu cümleleri kurarak karşılıklı etkileşimi sağlamışlardır.

Ehmedê Xanî; 1681 yılında yazdığı bir şiirinde, Mîr Mihemed Pirbela’yı ‘Serhad Padişah’ı olarak tanıtmıştır (A. Xanî, 14. yaşındayken bu mirin katipliğini yapmıştır.): (…) Kanê emîrê namîdar?/Serhed-îşînê xundekar/Paşan ji bo pêşkêş hinar/Ka padîşahê Serhedan? (…)

Ehmedê Xanê, “Mem û Zîn”de de Serhad/Bayezîd miri Mîrza Beg’den övgüyle söz etmiştir.
Şair Wedaî (1790-1850) de Müküs miri Şêxî Beg’den ‘Cihangêrê Cihan/Cihanın Hükümadarı’ şeklinde söz etmiştir.

Eğitim, bürokrasi, din ve edebiyat dili olarak Kürtçe
Desteklerini gördükleri mirleri ‘Hükümdar’ olarak adlandıran şairlerle/nasirlerle beraber, mirler de telifte bulunmuşlardır. Kürt devletlerinin hükümdarlarından farklı olarak Kürt mirlerinin günümüze ulaşan ‘Dîwan’ları ya da mecmualar arasında yer alan şiirleri bulunmaktadır.

Kürtçe’nin beş temel lehçesinde günümüze ulaşan eserlerin çoğu Mirlerin ve onlardan sonra gelen Nakşibendî şeyhlerinin himayesinde gelişen eserlerdir. Mirlerin kurduğu medreseler ile qasırlarda eğitim dili Kürtçe olup, diğer dillerden/dillere tercüme faaliyeti de gerçekleştirilmiştir.

Kürtçe’nin mirler arasında diplomasi dili olarak da kullanıldığını biliyoruz.
Diğer taraftan ‘Edebiyat Dili’ kabul edilen Kürtçe’den diğer dillere çeviriler yapılmış, bazen de hazırlanan çok dilli mecmualarda/antolojilerde Kürtçe şiir örneklerine de yer verilerek Kürt Edebiyatı Fars/Acem ve Rûm/Osmanlı/Türk okuyucusunun beğenisine sunulmuştur.

İlginçtir ki, 17’nci yüzyılda Osmanlı seyyahı Evliya Çelebi ve 19’ncu yüzyılda Bahayiliğin kurucusu Bahaullah (1817-1892), Hz. Adem’in dilinin Kürtçe olduğuna yönelik ifadeler kullanmışlardır.

Hangi lehçede olursa olsun, dilini ‘Kurdî’ olarak nitelendiren şairler bazen ana diline yönelik övücü mısralar da yazmıştır.
Melayê Cizîrî (1570-1640) Kurmancî lehçesinde şöylşe demiştir:
Ger lu’lu’ê mensûrî ji nezmê tu dixwazî/Wer şi’rê Melê bîn te bi Şîrazî çi hacet
(İnci gibi dizilmiş şiirleri görmek istiyorsan , Gel Mela’nın şirlerine bak, Şîraz’a ne hacet?)
Xaney Qubadî (1704-1778) de Goranî lehçesinde şöyle demiştir:
Rasten mewaçan farisî şeker en/Kurdî ce farisî bel şîrîntir en
(Doğrudur Farsça tatlıdır, ama Kürtçe Farsça’dan daha tatlıdır)

Tarihsel bir kayıt olarak, Şem‘î tarafından 1092/1682 yılında Osmanlı Tükçesi’ne çevrilen ‘Şerefnâme’nin giriş mahiyetinde yazılan bölümünde, İslam dünyasında Arapça’nın ardından da Farsça’nın önemli olduğu, Farsça’dan sonra da Kürtçe’nin ‘makbul’ olduğu ifade edilmiş; dönemin meşhur âlimlerinden Molla Muhammed-i Berkal’î ve Molla Muhyiddîn-i Cezerî’nin Kürd diline verdikleri önem vurgulanmıştır:

Ma‘lûm ola ki, bu makamda ihtilâf-ı elsineden murâd mahlukât mabeyninde olan elsine-i muhtelifedür ki, ba‘zısı ‘Arabî ve ba‘zısı Fârisî ve ba‘zısı Kurdî ve ba‘zısı Türkî ve Rûmî ve Hindî ve Avgânîdür ve bunlardan mâ‘adâ niçe niçe ğarâ’ib diller ve ‘acâ’ib luğatler vardur kim, ‘add ü ihsâ olınmaz.

Ammâ, cümle dillerden a‘lâ ve efsah ‘Arab dilidür kim, Kur’ân-ı ‘azîmu’ş-şân ol luğat ile nâzil olmuşdur ve bundan sonra Fârisî dilidür kim emlah-ı elsinedür ve bundan sonra her bir kavim kendü dillerin a‘lâ tutmışlar, ammâ İmâm Muhammed Berkalî ve Mellâ Muhi’d-dîn Cızîrî ve niçe niçe ‘ulemâ-i ‘izâm ve fuzalâ-i kirâm, Kürd dilini ihtiyâr idüp makbûl tutmışlar ve bu zikr olan millet-i İslâmiyyenün ziyâde şecâ‘atlisi ve sâhib-i sehâsı ‘Arab kabîlesidür ve bunlardan sonra Kürd kabîlesidür (Adnan Oktay, 2016:50)


Kürtçe; Kürtlerin olduğu kadar Kürtlerin içinde veya Kürt mirliklerinin egemenliğinde yaşayan azınlıkların da konuşma, yazı, öğrenim ve formel öğretim dili olarak kullanılmaktaydı. Kâşânî’nin (ö.1336) ‘Tarih-i Olcayto’sunda ‘Kürdistan’da birkaç yıl kalıp ‘Kürd dilini ve lehçesini öğrenen’ bir adamdan söz edilmektedir.

Polonya’dan Osmanlı egemenliğinde bulunan topraklarda seyahatte bulunan Simeon, 1619 yılında Ermenice olarak yazdığı eserinde, Palu/Elazığ ve Muş’ta kendisine yardımcı olan ve Kürtçe de bilen bir Ermeni’den söz etmektedir.

Gerçek şu ki Kürtler için en az 11’nci asırdan başlamak üzere, ‘Türkçe’ ve Farsça 1923’lere kadar ‘yabancı dil’ konumunda olmuştur. Kürtler içinde, kendi ‘geleneksel dil’leri Kürtçe dışında ‘öteki’ dilleri bilen de sadece yönetici kesim ile medrese öğrencileri olmuştur.

Hatta Cumhuriyet’in ilk yıllarında yapılan nüfus sayımlarında, (ki bu sayımlarda ‘Türk’lerin lehine olan bir yöntemle diğerlerinin nüfusları azaltılmış, Türklerinki artırılmıştır) Kürtlerin çoğunluk oluşturduğu illerde soruya cevap verenlerin en az yüzde 60’ı sadece ‘Kürtçe’ bildiğini ifade etmiştir.

Osmanlıca/Türkçe, Kürtler için Arapça-Farsça’nın yanında ‘resmî dil’ olarak da kullanılmış olsa da, ‘baskın dil’ olarak kullanılmamıştır.

Efsaneden hakikate anlatı geleneği
Kürt şairleri/yazarları, bir taraftan ‘Aryan’ kökenli Keyanî/Med (M.Ö. 950-M.Ö. 331) ve Sassani (M.S. 226-651) zamanında dile getirilen veya yazılan anlatı geleneğini sonra da bunlara eklenen Arap hikayelerini (9.-12.yy), Hindistan’dan ve Yunanistan’dan çevrilen masal gibi türlerin toplamı olan “Leyla û Mecnûn”, “(Y)Ûsif û Zuleyxa”, “Şêxê Sa‘anî”, “Seyfü’l-Mûluk û Bedîü’l-Cemal”, “Varaqa û Gûlşah”, “Heyder û Senûber”, “Bîjen û Menîce”, “Xusrev/Ferhad û Şîrîn”, “Xûrşîd û Xeramân/Xawer” mesnevilerini/destanları İslamî nüvelerle yeniden kurgularken;

Diğer taraftan da sadece Kürtlerde görünen “Mem û Zîn”, “Zembîlfiroş”, “Qela Dimdimê”, “Siyabend û Xecê”, “Dewrêşê Evdî û Edûlê”, “Cembelî û Binefşa Narîn” anlatıları oluşturmuşlardır.

Öyle ki Feqiyê Teyran (1563-1640), Melayê Bateyî (17-18.yy) ve Mîradxanê Bazidî’nin (1737-1784) ayrı ayrı yazdığı “Zembîlfiroş”; 994 yılında ‘(Maya)Farqîn/Silvan’ merkezli Merwanî Kürt devleti (985-1086) zamanında yaşanmış olan hadiseye dayanır.

Mîradxanê Bazidî’nin (1737-1784) 1190/1776 yılında kaleme aldığı 254 beyitlik ‘Zembîlfiroş’un yazma nüshaları Petersburg’taki A. Jaba Koleksiyonu’nda bulunmaktadır. Bir diğer tarihsel olayın edebî anlatıya dönüştüğü örnek de Feqiyê Teyran’ın (1563-1640) “Qela Dimdimê”sidir.

Eserde Urmiye Gölü dolaylarında iki mirlikle hüküm süren Bradost aşiretinin lideri Mîr Xanê Lepzêrîn’in Dimdim dağı üzerinde kurduğu kalesinin, Safevî hükümdarı Şah Abbas orduları tarafından 1018/1609-10 yılında yerle bir edilirken, Mukrî Kürtlerinin katliamdan geçirilmesini konu edinmektedir.

Bu tarihsel hadise savaşın tanıklarından olan Safevilerin 16’ncı yüzyıldaki resmî tarihçilerinden olan İskender Bey Münşi’nin (1560-1634) “Tarih-i Âlem-ara-yı Abbasî”, Celaleddîn Muhammed Yezdî’nin “Rûznâme-i Molla Celâl/Tarih-i Abbasî” ve Mirza Bey Cünabadi’nin “Ravzatü’s-Safeviyye” isimli tarih kitaplarında yer almıştır.

Hem yazılı hem de sözlü anlatımda birçok varyantı bulunan ‘Qela Dimdimê’nin tarihsel ile edebî anlatımın anlaşılması için Yaşar Kaplan (Nûbihar, 2019), Cafer Açar (Avesta, 2019) ve Elî Teter Nêrweyî’nin (Avesta, 2019) çalışmalarına bakılabilir.

Mîrzayê Kerendî’nin 1246/1831 yılında Hewramî lehçesinde yazdığı 355 beyitlik “Cengnâme”si de tarihsel hakikate dayanıp, kurgusunu 19’uncu yüzyılda Osmanlı (1300-1923)-Kaçar (1750-1925) orduları arasında vuku bulan savaşlardan almaktadır.

‘İç’ ve ‘dış’ anlatıyla dolaşımdaki edebiyat
Halk arasında ya da ‘dengbêj’ler aracılıyla dolaşıma giren hikayeler şairler vasıtasıyla yazılarak sabitlenirken diğer taraftan da yazılanlar dengbêjlere kaynak olmaya devam etmiştir. Bu surette mirlerin qasırlarında ya da sohbet toplantılarında bulunan şairler ile dengbêjler birbirinden haberdar olarak ‘iç’ anlatıyı zenginleştirmişlerdir.

Derleme çalışmaları, sabitlenen yazılı anlatımın sözlü gelenekte ne kadar farklı yapılara büründüğünü ortaya koymaktadır. Bugünkü anlamda sabit sınır olmadığı için lehçeler arasında geçişkenliği, ilim için diyar diyer gezen feqî ve melalar sağlıyordu.

Öyle ki bazen ana lehçesi Hewramî olan biri gittiği medresede aldığı eğitim sayesinde Kurmancî lehçesinde ürün verebiliyordu. Aşiretlerin yazlık kışlık yer değiştirme durumları ile tacirlerin bölgeler arasındaki seyahati lehçeler arası geçişkenliği sağlayan diğer olgular olup ‘iç’ anlatıya katkı sağlamıştır.

Şairler; ister dinî, ister lâdînî olsun, Kürtçe’ye çeviriler yaparak ya da uyarlayarak çevre edebiyatlardan da yararlanmayı bilerek ‘dış’ anlatının olanaklarını genişletmişlerdir.

Kürtlerin yanında Batılı misyonerler de 1800’den başlayarak İncil/Tevrat/Zebur kitaplarını Kürtlere yazdırarak veya Kürtçeyi iyi bilen kilise çalışanlarına çevirterek Kürt dilinin/edebiyatının gelişmesini sağlamıştır.

Araştırmacı Dilşad Hîwa; 20 Kasım 2019 tarihinde katıldığı Rûdaw kanalında, Fransa’nın Kahire konsolosluğu tarafından 1812 yılında bir Kürt’e çevrilen/hazırlatılan 26 ciltlik 14 bin sayfalık Kürtçe nesrin Fransa kütüphanelerinde mevcut olduğunu söylemiştir.

Bir tarihsel ve edebî anlatı olarak Kürtçe Şehnâme
İbnü’l-Esîr’in (1160-1233) “El Misil Vesair Edebî Katip ve Şair” isimli eserinde “Acem Kur’anı” olarak nitelendirdiği Firdewsî’nin (ö.1020?) “Şâhnâme”si, tarihsel kayıtlarda “Devleti’l-Ekrâd/Kürd Devleti (Hazrecî; 1257)”, “Devletu Benî Eyyûb el-Ekrâd (Ebu Hâmid el-Kudsî, ö.1483)” ve “el-Mulûku’l-Ekrâd el-Eyyûbiyye (es-Sehâvî (ö. 902/1497)” şeklinde adlandırılan Kürt Eyyubi İmparatorluğunun kurucu hükümdarı Selahaddin Eyyubi el-Kurdî’nin (1138-1193) yeğeni Melik Muazzam’ın (ö.1227) emriyle tarihçi Kıvâmüddîn Ebû İbrâhîm el-Feth b. Alî b. Muhammed el-Bündârî el-İsfâhânî (1190-1245) tarafından 621/1224-5 yılında Arapça’ya çevrilmiştir.

Başta belirtmek gerekir ki, klasik kaynaklarda yer alan ‘Acem’, ‘İran’, ‘Fars’, ‘Pers’ kavramları herhangi bir ırk adı olmaktan çok coğrafî anlamlarda kullanılmıştır. ‘Acem Tarihi’ ifadesi içinde, Kürt tarihi de bulunmaktadır. Zira; Arap olmayanlara, Arapça’yı konuşamayıp meramlarını Araplara anlatamadıkları için ‘Acem’ denilmiştir.

Ki kelime ‘dilde tutukluluk ve kişinin meramını anlatamaması’ manasına gelen ‘Ucme’den türemiştir.
Şehnâme’deki efsanevî ve tarihsel kayıtlar Kürdler tarafından çok önemsenmiş, Eyyûbiler döneminde (1171-1462) yapılan Arapça çevirisinin yanında; Şehnâme’nin içindeki aşk ve kahramanlık anlatıları, 15’nci yüzyıldan başlayarak Kürtçe’nin Lurî/Lekî ve Hewramî lehçelerine uyarlanmış ve ‘Rûstem û İsfandîâr’, ‘Rûstem û Keykuzad’, ‘Îran û Turân’, ‘Barzname’, ‘Rûstam û Zanûn’, ‘Haft Leşker’, ‘Haftxân’… adlarında 60 civarında örneği verilmiştir.

1 Osman Ciner, 2018, ss:328
2 Emine Opçin, 2015, ss:254
3 Med, Nahiri Kardoxî
4 “La Nation urde et son évolution sociale/Kürtler ve Sosyal Gelişmeleri” Haz: Dr. Azmi Süslü, 1992
5 Bilge Sanat, 2016
6 M. Nesîm Doru Misal
7 Abdulcebbar Kavak, 2015
(Nurullah Alkaç Makalesi ve görselleri Independent Türkçe’den alınmıştır)
28 Şubat 2021 / ÖZGÜR İFADE
(son)

KÜRTÇE GÖKTEN Mİ İNDİ? (1)

KÜRTÇE GÖKTEN Mİ İNDİ? (2)

Google News



Tema Tasarım |