Ana Sayfa Gündem, İstanbul, Maltepe, Politika 19 Şubat 2021

SATILDIN EY EMEKÇİ UNUTMA BUNU!

Kadıköy Belediye Grevi: Mücadele ve satış!

Genel-İş Genel Merkezi’nin Kadıköy Belediyesi’yle gece yarısı imzaladığı toplusözleşme karşısında işçilerinin ağzından dökülen cümleler çok şey ifade ediyordu: “25 bin lira maaş alan 3 bin lira alanın halinden ne anlar!” isyanını dile getiren işçiler, ‘Bu sözleşmede dik durulsaydı bir daha kimse bizi aşağılamaya cesaret edemezdi. Ama şimdi biz yenik pozisyondayız, şefler tarafından eskisi gibi aşağılanacağız’…

DİSK’in en büyük sendikası olan Genel-İş Genel Merkezi’nin İstanbul Anadolu Yakası 1 No’lu Şube yönetimi ve 2 bin 300 taşeron işçinin iradesini hiçe sayarak Kadıköy Belediyesi’yle gece yarısı imzaladığı toplusözleşme karşısında işçilerinin ağzından dökülen cümleler çok şey ifade ediyordu. Bu cümlelerden belki de en çarpıcı olanı, “25 bin lira maaş alan 3 bin lira alanın halinden ne anlar!” cümlesiydi.

Bu cümleyi kuran işçilerden bazılarının hayatlarında ilk defa bir eyleme, direnişe hele hele greve katıldıkları atılan sloganlara acemice eşlik etmelerinden anlaşılıyordu. En büyük hayal kırıklığını o sloganlara kırık dökük katılanların yaşadığını gözlemlemekse zor değildi. Onlardan çoğunluğuysa temizlik işçileriydi. Kadıköy Belediyesi Başkanı Şerdil Dara’nın “zor katılırlar” dediği o işçiler.

7 aylık toplu sözleşme süreci boyunca edindikleri birikimle greve evet demiş olan bu işçiler, Genel-İş yönetiminin kendilerini hiçe sayarak bir geceyarısı belediyenin küçük rötuşlar yapıp getirdiği teklife imza atmış olmasını sendika bürokrasisinin işçiye yabancılaşan bu gerçekliğiyle anlamlandırıyorlardı: 25 bin lira maaş alan ne anlasın bizim halimizden!

Yıllarca taşeron baskısıyla çalışmış, onurları şeflerinin aşağılayıcı davranışlarıyla paramparça edilmiş bu işçiler, ilk defa toplu sözleşme yapacak, iradeleri ilk defa dikkate alınacak ve yaptıkları hizmetin toplumsal anlamının büyüklüğünü o masada ilk defa hissettireceklerdi. Grevle birlikte Kadıköy sokaklarında yükselen çöp dağları her şeyin özetiydi aslında, onlar da belki yaptıkları işin manasını grevle birlikte bilince çıkarmış ve bunun gücünü hissetmişti.

2018’de çıkarılan KHK’yla belediyeye bağlı taşeron şirkete geçmişlerdi. Kadro denilen bu statünün neredeyse 3 yıl boyunca toplu sözleşme hakkı olmadığı gibi yüzde 4 gibi komik bile denilemeyecek bir zamma mahkum edilmek anlamına geldiğini yaşayıp görmüş, öfke biriktirmişlerdi. Çoğunluğu yükselen enflasyon karşısında kelimenin gerçek anlamıyla sefalet koşullarında yaşıyordu. 2020’nin temmuz ayı itibariyle toplu sözleşme hakları doğmuş ve bu süreci sendikalı işçi olma bilincini pekiştirdikleri bir hazırlık süreci olarak yaşamışlardı. Bir sınıfın örgütlü bir parçası olma ve üretimden gelen güçlerinin neye tekabül ettiğini görmek-göstermek şansına ulaşmışlardı.

Sabah sendika merkezinin gece saatlerinde kendilerine hiçbir bilgi vermeden sözleşmeyi imzaladığını öğrendiklerinde tam da bu nedenlerle adeta dumura uğramışlardı. Henüz haber netleşmediği için ilk elde fısıltılar biçiminde “madem öyle biz neden greve çıktık” diye soruyorlardı. Kendi aralarındaki sohbetlerde bu sorununun yanıtını, sendikalı olma ve greve gitmenin manasını dilleri döndüğünce konuşuyorlardı. Öğlene doğru satıldıklarını net bir şekilde anlamış olmanın öfkesiyle sesleri yükseldi. “Bu mudur sendikalı olmak, bu mudur grev” manasına gelen bağrışmalar yükselmeye başladı. 1 No’lu Şube yöneticilerinin konuşmaları öfkelerine bir hat çiziyor gibiydi. Beden dilleri değişti, hayal kırıklığının yarattığı belirsizlik hali o konuşmalarla silindi ve dik bir duruşla bu dile geldi. Sendika yöneticilerinin “fiilen grevi sürdüreceğiz” söylemlerine hep bir ağızdan olur vermeleri yaşadıkları sarsıntının kararlı bir sesle onarılabileceğini gösteriyordu. Hatta bazıları şube yöneticilerinin “buraya belki polis gelecek, üzerimize coplar inecek. Ama biz işçimizin burnunu kanatmayacağız, onların yerine bir direneceğiz” demesine müdahale ederek, “o niye, biz de direniriz” diyerek bu duruşlarını hissettiriyorlardı.

3 yıl boyunca sözleşme yapılmayacağını, belediye yönetiminin büyük bir lütufmuş gibi teklifinin propagandasını yapmasının bu gerçek karşısında hükümsüz olduğunu, sendika yönetiminin patronlarla aynı telden çalarak “kaderinize razı gelin, buna kanaat etmeyi öğrenin” dediğini belirten işçilerin bazıları bunlarla birlikte ama bunların ötesinde bir kaygıyı dile getiriyordu: Bu sözleşmede dik durulsaydı bir daha kimse bizi aşağılamaya cesaret edemezdi. Ama şimdi biz yenik pozisyondayız, şefler tarafından eskisi gibi aşağılanacağız kaygısıydı bu.

Bu kaygı sadece kendi adlarına bir kaygı da değildi. Kendilerinden sonra Ataşehir’de, Maltepe’de ve Kartal’da yaşanacak süreçlerin de Kadıköy’ün gölgesinde geçeceğini belirterek bir sınıf gibi düşündüklerini hissettiriyorlar. Yarın Ataşehir’de grev kararı asılacaktı. “Burada boyun eğen sendika Ataşehir’de nasıl dik dursun” diyorlardı. Maltepe ve Kartal için de aynı şeyi söylüyorlardı.

Genel-İş Merkezi’nin CHP’nin tehdit sopasına boyun eğdiğini söylüyordu bazı işçiler. CHP’nin “bu sendikayla yürümeyelim” dediğini, bunu bir tehdit ve şantaj olarak masaya sürdüğünü ifade ediyorlardı. Genel-İş yönetiminin de CHP yönetimiyle girdiği bu bağımlılık ilişkisiyle daha direnişçi şubeleri tasfiye etmeye çalıştığını… Kısacası işçiler siyaseten adını koymasalar da patrondan icazet alan bir sendikacılığın ne menem bir şey olduğunu özetliyorlardı. CHP belediyelerine çöreklenen, kazandığı konumu icazetçilikle korumaya çalışan bir sendikacılığın sınıf sendikacılığıyla, sınıfın çıkarlarıyla alakasının olmadığını, esasında patron kafasıyla düşünüp hareket ettiğini, çünkü koltuğunu ve aidat oranlarını korumayı temel düstur haline getirdiğini, kısacası bir çürüme haline tekabül ettiğini ise satış pratiğinin kendisi özetliyor.

İşçiler, CHP’nin belediyelerde tek örnek sözleşmeler yapmak istediğini, Kadıköy’deki kırılmanın bu hedefe ulaşmasının önünü açtığını, Sosyal Demokrat Kamu İşverenleri Sendikası’nın (SODEMSEN) da bu niyetle kurulduğunu pekala biliyorlar.

Bu gerçekleri şu ya da bu şekilde bilen işçiler yaşadıkları satışın şokunu 1 No’lu Şube yöneticilerinin konuşmalarıyla nispeten attılar. Fakat şube yönetimi de konuşmalarına uygun bir duruşu pratikleştiremedi. Bu kırılmanın telafisi zor sonuçlar yaratacağı gerçeğine uygun bir hareket planı geliştiremedi. İşçilerin “Genel Merkez yöneticileri gelsin, bize açıklama yapsın” tepkilerini geçiştirmek yerine, “Gelmezler, biz gidip soralım” şeklinde örgütleme basireti gösteremedi. İşçilerin bir kısmının yaşadıkları kırılmayla alanı terketmesinden midir genel merkezle daha fazla karşı karşıya gelmek istememekten mi bilinmez ama “fiili grevimiz sürüyor” demelerinin üzerinden birkaç saat geçtikten sonra işçileri evlerine göndermeyi tercih ettiler, esas olarak “bu süreci görüşmelerle yöneteceğiz, önemli yerler dışında çöp toplama araçları çıkmayacak” dediler.

Sonuç itibariyle yarın hem diğer belediyelerdeki sözleşme ve grev dönemlerine hem de genel olarak işçilere dönük tutumlarda patron tarafının önde olduğu bir dönemin kapısı aralanmış oldu. O kapının aralanması mevcut konumun da gerisine düşülmesi dışında bir sonuç yaratmayacaktır. Oysa kritik eşiği oluşturan Kadıköy’de dik durulmuş ve fiili meşru mücadele hattındaki ısrar sürmüş olunsaydı Genel-İş bürokrasisi de çözülür, işçiler giydikleri onurlu grev önlüklerinin, sendikalı olmanın önemini daha güçlü bir bilince dönüştürüp, mücadele kararlılıklarını bilemiş olurlardı.

Grev fonu oluşturmayacak kadar sınıf mücadelesi fikrinden uzaklaşmış, sendikayı sınıfsal kimliğinden soyundurmuş bu bürokrat takımının o koltuklardan indirilmesi bilinci daha da pekişmiş olacaktı. İşçiler istifayı değil, o koltuklarda oturanları başlarından atmayı, sendikayı demokratik bir işleyişe oturtmayı, bunun için mücadele etmeyi düşünür, güçlerine güvenerek bunun için bir araya gelirdi! (ALINTERİ)
19 Şubat 2021 / ÖZGÜR İFADE

Kadıköy Belediyesinde ki Grevi Masada  Bitiren Protokol:

Tema Tasarım |