Ana Sayfa Kültür, Magazin, Yazarlar 13.01.2021 706 Görüntüleme
KARADENİZLİ BİR DOKTORUN MEMLEKETİM HİKAYESİ-1

KARADENİZLİ BİR DOKTORUN MEMLEKETİM HİKAYESİ-1

Doktor Halil İbrahim Özkuş. Giresun’da Zifin Otelin kurucusu. Zifin Otel özellikleri nedeni ile çok dikkatimi çekti. Giresun’da yaşayan değerli arkadaşım Filika Kafe’nin işletmecisi ve Turizmci Ayşe Sarı detayları anlattıkça daha çok heyecanlandım. Zifin Oteli ve kurucusu Dr. Halil İbrahim Özkuş’u sizlere tanıtmak istedim. Kendisi bizi kırmadı ve tüm detayları yerinde görmemiz için davet etti.

Bu yazıda okuyacaklarınız bir otel tanıtımı değil. Kaybettiğimiz ya da unuttuğumuz tüm değerleri hafızasında saklı tutarak bu gün bizlere tanıtmaya, yaşatmaya çalışan; bunu bir yaşam biçim olarak kabul eden, adeta bir kültür elçiliği misyonunu yüklenen bir değerimizin bir doktorumuzun Dr. İbrahim Özkuş’un hayata ve kendi hayatına dair çok şeyi anlattıklarını ben de sizler için kaleme aldım.. Ben bu sohbeti çok büyük bir keyifle yaptım ve bu sohbetten çok büyük kazanımlar elde ettim. Umarım sizler de keyifle okursunuz.

 

Editörün notu: Giresun’a gittiğimde turizm ofisini ziyaret ettim. Ve turizm broşürlerini inceledim. Gezilecek, görülecek yerler hakkında detaylı bilgi almak istedim. Fakat Zifin Oteli broşürlerde göremedim. Giresun ilimizin geçmişine dair tüm kültürel birikimlerini bünyesinde barındıran bir işletmenin, Valilikçe hazırlanan bir Turizm Tanıtım Rehberinde dahi yer almaması gerçekten çok üzdü beni. Sohbetimiz sırasında Zifin Otelin neden turizm tanıtım rehberinde yer almadığını İbrahim Hoca’ya sordum. İbrahim Hoca bunun nedenini kendilerinin de merak ettiklerini, bu sorunun muhatabının ilgili kurum olduğunu söyledi.

 

-Hocam sizi tanıyabilir miyiz?

 

-Ben Doktor Halil İbrahim Özkuş. Giresun doğumluyum. Fakat Giresun’da yaşamadım. Ben bütün hayatımı İstanbul’da yaşadım. İlkokul eğitimimden sonra ortaokul ve lise dönemini parasız yatılı olarak Haydarpaşa Lisesinde okudum. Daha sonra Cerrahpaşa Tıp Fakültesine girdim. Cerrahpaşa Tıp Fakültesini bitirdikten sonra, önce Anatomi Ana Bilim Dalında ihtisas yaptım. Oradan uzmanlığımı aldıktan sonra Plastik Rekonstrüktif Cerrahi anabilim dalına geçtim ve orada da uzmanlığımı aldım. Akabinde Kafa-Yüz Cerrahisi için (Bu Plastik Cerrahide özel bir cerrahi alandır) İngiltere’ye gittim. Oxford’da bulundum. 4.5-5 ay kadar orada kaldım. Ve Türkiye’ye döndüm. Türkiye’ye döndükten sonra muayenehane açmak durumunda kaldım. Muayenehane açtım ve serbest hekimlik yapmaya başladım. Amerikan Hastanesinde çalıştım ve hastalarımı burada ameliyat ettim. Bu süreç, okulu bitirdiğim tarihten itibaren 35 yılımı aldı. 35 yılın sonunda Giresun’a gelerek doğduğum yere bir katkıda bulunabilir miyim düşüncesinden yola çıkarak bir turizm yatırımı olarak Zifin Oteli yapmaya karar verdim. Ve Zifin Oteli hayata geçirdim.

 

Hocam Zifin ne anlama geliyor?

 

– Zifin bir çiçek adıdır. Kafkas Arılarının ürettiği şifalı Komar Balının elde edildiği birkaç çiçekten biridir. Doğu Karadeniz’ de yüksek bölgelerde yetişir. Sarı renkli, iri ve zehirli çiçeği olan bir fundalık bitkisidir.

-Hocam o zaman şöyle diyebilir miyiz? Siz hekimlik kariyerinizde istediğiniz noktaya geldiniz ve doğduğunuz kente vefa borcunuzu ödemek istediniz, her detayıyla tek tek ilgilenerek Zifin Oteli kurdunuz!

 

-Öncelikle şunu söyleyeyim, hekimlik ancak öldüğünüz zaman terkedeceğiniz bir ünvandır! Hekimliğimi ve cerrahlığımı bırakmadım. Onu bırakmak zaten mümkün değildir! Fakat bu oteli yapmak istememizin sebebi; doğduğum kent olan Giresun’a nasıl bir katkıda bulunuruz sorusunun cevabıdır. Giresun’un ekonomisine baktığınız zaman en önemli unsurun Fındık olduğunu görüyorsunuz. Maalesef fındığın sanayicisi durumuna gelememişiz. Halen daha toplayıcısı durumundayız. Ufak tefek fabrika kurma çabaları var. Fındık kırma, paketleme, vs. Fakat bu hiçbir zaman fındık sanayicisi olduğumuzu göstermiyor. Giresun’un Karadeniz sahilinde 122 km kıyı şeridi var. Çocukluğumda yaz aylarımı Giresun’da geçirirdim. Rahmetli dedem ile balığa giderdik, burada envayi çeşit balık tuttuğumuzu bilirim. Lüfer, Kofana, İstavrit, vs… 1 – 1.5 kiloluluk İstavrit olurdu. Eskilerin tabiri ile mangal söndüren İstavritlerdi bunlar. Bu kadar güzel ve lezizdi! Fakat günümüzde bunlar kalmadı. Çok önemli bir ekonomik girdiydi balıkçılık! Günümüzde sadece Hamsi ve İstavrit balığının küçüğü Kıraça denilen bir balığa mahkum kalmış durumdayız. Maalesef balık çeşitlerimiz de çok azaldı. Ekonomik değeri ile de çok azaldı.

Giresun’un arazisi itibari ile sanayileşmeye pek müsait bir coğrafi yapısı yok. Kaldı ki sanayileşmesi de gerekmiyor. Bir kentin ekonomik girdileri, o kentin yaşamını sürdürmeye yetiyorsa kentin sanayileşmesine gerek yoktur. Yani her kent sanayileşmek zorunda değildir. Ama yine de sanayileşme çabaları var! Organize sanayiler kuruluyor. Doğru mudur, değil midir aslında bunları tartışmak gerekir! Çünkü Giresun’un ekonomik olarak zenginleşmesini sağlayacak pek çok potansiyeli var!

Bunlardan birini az önce söyledim. Balık! Balıkçılığın akademik anlamda incelenmesi ve; hem türlerin artırılması, hem de balık miktarının artırılması yolunda çözümler üretilmesi gerekiyor. Tabii öncelikle devletin bir gayret göstermesi, bir yol haritası çizmesi gerekiyor. Ardından da buna tüm balıkçıların, özellikle de profesyonel balıkçıların uyması gerekiyor. Gelelim fındık konusuna! Fındık konusunda çok kısa sürede çok büyük şeyler yapabiliriz! Çünkü dünya fındığının %70 ini biz üretiyoruz. Dünya çikolata sanayii fındığa muhtaç! Biz çok kısa sürede çok kısa çalışmalarla çok ciddi markalar yaratabiliriz. Bunu da çok kısa sürede yapabileceğimize inanıyorum.

-Hocam yani siz, kente yeni gelir kaynakları yaratılması için enerji, zaman ve para harcamak yerine var olan potansiyel dinamiklerin hayata geçirilmesini savunuyorsunuz.

 

-Elbette! Kentlerimize üniversiteler kuruldu. Bu üniversitelerin kuruluş amacının temel olarak ekonomik olduğunu düşünüyorum. Çükü Oxford’da ilk dersin 1096’da verildiğini düşünürseniz; 2006 yılında Giresun’a üniversite kurmanız bence çok tartışılması gereken bir konudur. Ülkemizde üniversitelerin kurulma amacı bence ekonomik. Yani kente birilerinin gelmesini, yani kente para akışını sağlamak. Ben üniversitelerin ekonomik değer olmaktan çıkarılması gerektiğine inanıyorum. Üniversiteler bilimsel bir değer haline getirilmeli, ardından ekonomik değer üretmelidir.(Ar-Ge kanalı ile )

Bunu Giresun’a üniversite kurulmasın anlamında söylemiyorum. Giresun Üniversitesi bilimsel bir değer kazansın istiyorum. Giresun’a bir üniversite kurulsun, 30.000 öğrenci gelsin, her öğrenci ortalama 1000’er lira para versin ve bu, kente ekonomik bir girdi olsun’dan hareket ederek üniversite kurulmasına taraftar değilim!

 

-Yani eğitim kalitesini önemsiyorsunuz.

 

-Evet. Eğitim kalitesinin yüksek olması gerekiyor. Bu da çok tartışılması gereken bir konu! Ve gelelim Giresun’un tarihine! M.Ö. 3000’e giden bir tarihi olan, vaktiyle tarihi İpekyolu’nda bir konaklama alanı olan bir Giresun’dan bahsediyoruz. Karadeniz’den, İç Anadolu’ya; İç Anadolu’dan da güneye Akdeniz’e geçiş sağlayan Giresun! Giresun’un fındığın ucu gibi olan alt kısmından; Gümüşhane üzerinden, Kelkit Vadisini kullanarak İç Anadolu ve Akdeniz’e inebiliyorsunuz. Bu kadar stratejik önemi olan bir kentten bahsediyoruz! Doğu Karadeniz’in; Amazonların yaşadığı, Altın Post’un arandığı söylenen tek adası Giresun Sahilinde ki Giresun Adası’dır. Ve söylediğim gibi tarihi geçmişi M.Ö. 3000’e kadar giden çok ciddi bir kültürel birikimi vardır! Tarihsel birikimi, dinsel birikimi, kültürel birikimi inanılmaz boyutlarda çok ciddi! Bunların günümüz insanına kazandırılmasının, öğretilmesinin, tanıtılmasının tek yolu vardır. O da turizm dediğimiz bacasız sanayii! Ve çok önemli bir istihdam alanıdır Turizm! İşte biz bu noktadan hareketle; Giresun ekonomisine katkıda bulunacak en önemli alanlardan birinin turizm olduğuna inandığımız için halkın tabiriyle dağın başına geldik.

 

-Hocam Zifin Otelin mimarisine ve içinde kullandığınız objelerden, örtülere, menüsüne kadar incelediğimizde çok geleneksel ve günümüzün deyimiyle otantik bir tarz kullanmışsınız. Burada insan adeta tarihte yolculuk yapıyor.

 

-Biz otelci ya da Turizmci değiliz. Giresun’da anneannemin evinde var olan şeyleri, tüm detayları Zifin Otele taşıdık. Gördüğünüz tavan, tavanın çıtaları, tavanın renkleri, gidin eski Giresun evlerinin hepsinde görürsünüz. Gördüğünüz el işlerini, her şeyi eski Giresun evlerinde tek tek bulabilirsiniz. Hepsini bir araya topladım ve otelde hepsini bir araya topladım, tüm bu detayları hayata yeniden kattık.

-Yani siz Giresun’un tüm kültürel mirasını toparladınız, Zifin Otel’de hayata geçirdiniz.

 

-Toparlamaya gayret ediyorum diyelim. Ve bunu yapmaya çalıştık diyelim! Biz bu oteli yaparken bütün felsefemiz şu oldu: Mimarisi Giresun mimarisi olmalı! Mutfağı Giresun mutfağı olmalı! Yani ben bunu anneannemin mutfağı diye tabir ediyorum. Açık konuşmak gerekirse mutfakta kullandığımız tüm reçeteler anneannemin reçeteleri! Sadece ve sadece yalın bir Giresun mutfağını günümüzde yeniden hayata geçirmek istiyorum.

 

-Ve otele gelen konuklarınıza servis edilen tüm yemekleri kendiniz hazırlıyorsunuz.

 

-Evet. Bu konuda ödün vermiyorum. Mesela pancar diblesi yapılır bizde. Son dönemde pancar diblesine havuç rendeliyorlar. Lezzetine bir katkısı yok. Pancar diblesini deforme etmişler bence! Anneannem 80-90 sene önce pancar diblesini sadece pancar ile yapardı. Yani bunun bir karekteristiği vardır. Bu yemekleri, öz hali ile yeni baştan hayata katmak istiyorum.

 

-Ben Zifin Oteli sadece bir otel olarak nitelemek istemiyorum. Farklı kompleksleriniz var, günümüzde gördüğümüz yapılan binaların aksine bir ruhu var. Tüm mimarisinde ki detaylar sizin tarafınızdan tek tek düşünülmüş, el işçiliği ile üretilmiş. Keza içinde ki her detay da öyle.

 

-Ben tekrar aynı noktaya gelmek istiyorum. Biz otelci değiliz. Biz burada misafir ağırlıyoruz. Ben bunu şöyle tanımlıyorum. Büyücek bir ev yaptık ve misafir ağırlıyoruz. Yani evimize de gelmiş olsanız, biz size bura da ne ikram ettiysek evimizde de onu ikram ederdik. Bu mantık üzerinden hareket ediyoruz. Ve gelen herkesi de müşteri değil, misafir olarak kabul ediyoruz. Bir tek şey istiyoruz.

İnsanlar buraya geldiğinde mutlu olsunlar, eski yaşadıklarını burada tekrar yaşama imkanı bulsunlar. Mesela misafirimiz dilerse istediği bir yemeği mutfağımızda pişirebilir. Bazı misafirlerimiz soruyorlar. Bu kadar el işini nereden buldunuz diye. Bu gördüğünüz el işlerinin hepsi el emeği, göz nuru ile yapılmış ve sandıklarda duran şeyler. İnsanımız artık bunları kullanmıyor. Şaşıracaksınız ama bazı arkadaşlarım annelerinin hazırladığı, sandıklarında duran çeyizlerini zaten atacaklarını söyleyerek bana verdi.

Ben hepsini toparlayıp buraya getirdim. Bunlar bir işe yaramıyor dediler ama el işleri burada hayatiyet kazandı. Şimdi burada görenler bu örtüler, yastıklar ne kadar güzel diyor. Bu yastıklar, örtüler vardı bizim hayatımızda! Biz bunlarla büyüdük. Ama biz bunları attık. Biz pirinç karyolaları atıp yerine formika yatak takımları koyduk. Hiçbir ruhu olmayan mobilyalar için pirinç karyolalarımızı attık. Garip bir yaşam şeklini seçtik. Bu oturduğunuz koltuklar 80-100 senelik berjer denilen koltuklar. Bunların hepsi el işi, elle oyulmuş, bir ruhu var.

Ben yıllarca profesyonel marangozluk yaptım, halen de yapıyorum. İskeletçiden bir iskelet alır, kumaş kaplarsınız koltuk olur ama o koltuk sizinle yaşamaz ruhu yoktur. İki sene sonra da bıkar, kumaşını değiştirirsiniz. Önemli olan, bizim geçmişten bu güne kadar olan eşyalarımızın hayatiyetini devam ettirmemiz. Bakır tencerelerimizi attık, alüminyum tencere kullandık. Şimdi de alüminyum Alzheimer yapıyor diyoruz. Neden attık bakır tencereleri? Kullanımı zahmetliydi, kalaylatmak , dışını ovmak gerekiyordu. Biz öyle bir hayatı ister hale geldik ki, her şey bize komprime hazır olarak gelsin, biz dondurulmuş pizzayı mikrodalgaya koyalım ısıtıp yiyelim.

-Yani şimdi sadece doymak için pratik, hazır yiyecekleri tercih ediyoruz. Kullanımı kolay işimizi görecek ve moda diye tabir edilen, sürekli değişkenlik gösteren ve bu yönüyle bizi daha fazla tüketmeye yönelten eşyaları, ürünleri seçiyoruz. Damak tadı, nesilden nesile geçip korunarak kullanılan eşyalar artık hayatımızda yok maalesef.

 

-Halbuki eskiden böyle değildi. Benim anneannem yemek yaparken emek sarfederdi. Bir yemekti, bir kültürdü o! Yaşamın yüzlerce yıllık birikmişliği vardı! O yemek reçeteleri kendiliğinden çıkmıyordu ki…

 

-Hocam biraz düşündüğümüzde o yemeklerde kullanılan malzemelerin, ne kadar sağlıklı ve bizi doğru besleyen malzemelerin bir araya getirilerek kullanıldığını anlıyoruz.

 

-Tabii ki işin o tarafına gelirsek çok doğru! Ben et yemeklerinin içine erik koyarım, ayva koyarım, elma koyarım… İnsanlar şaşırıyor. Hayır neden şaşırıyorsunuz? Osmanlı mutfağında et yemeği meyvesiz pişmezdi! Bu reçeteler vardı bizim hayatımızda!

 

-Ve bu meyvelerin et yemeklerinde kullanılmasının da bir nedeni vardır mutlaka!

 

-Evet tabii ki var. Biz bunların hepsini yok ettik! Şimdi zannediyoruz ki yeniden icatta bulunmuşuz. Hayır yok öyle bir şey! Var olanları yok etmişiz, biz şimdi bunları yeniden hayata katmaya çalışıyoruz. Misafirlerimizden aldığımız tepkiler de bizi çok mutlu ediyor. Çünkü onlar geçmişten bu lezzetleri biliyorlar. Damağın bir hafızası vardır. Damak, öğrendiği lezzeti arar. Sonuç itibarı ile yemek çok önemli bir kültür ögesidir. Dünyada kaç tane mutfak sayıyorsunuz? Çin Mutfağı, Fransız Mutfağı, Türk Mutfağı! İngiliz ya da Alman mutfağı var mı? İtalyan mutfağı derseniz, sadece pizza ve makarna görüyorsunuz. Bizde, sarayda sadece patlıcandan 647 tane yemek yapılıyormuş. Siz böyle bir kültürü nasıl yok sayarsınız? Sizin bu kültürü dünyaya tanıtmanız gerekiyor, öğretmeniz gerekiyor. Anadolu da kadın hamuru yoğurur, kulak memesi kıvamına gelmesi gerekir der. Biraz sert ya da yumuşak olursa olmaz, istediğiniz lezzete varamazsınız. Onlar sizin kodlarınıza yazılır. Bizim annelerimiz bu kodları öğrenerek yetişmişlerdi. Ama biz şimdi bunları unuttuk, hazır paket yoğurdu, salçayı, vs. satın alıyoruz. Benim rahmetli annem salçayı evde yapardı. Tadı halen damağımdadır. Salça yapıldığı zaman tepside bekletilir, güneşte kurutulur, suyu çekilir, domatesin özüydü o salça. Ben şimdi, kimyasallarla raf ömrü uzatılan ne olduğu belli olmayan bir domates ezmesi satın alıyorum.

Bunun tabii bir ekonomik boyutu var. Evde kadının üretmesi çok önemli bir şey! Birleşmiş Milletler kararı ile 1996’dan sonra enformal üretim diye ev kadınının evde yaptığı üretim milletlerin gayrisafi milli hasılalarına kaydedilmeye başlandı. Siz bir kadının evdeki üretimini yok sayamazsınız ki! Ne için çalışıyorsunuz? Makarna, yoğurt, salça, reçel…. Almak için. Bunu evdeki kadın üretiyor! Siz bu kadının üretken olmadığını nasıl söylersiniz! Bize 70’li yıllarda Feminizm diye dayattılar. Kadın çalışma hayatına, sosyal hayata katılsın dediler. Niye? Çalışma hayatı ucuz iş gücü istiyordu! Pardon ilkokulu bitirmemiş bir kadın! Anne! Ben kadının eğitiminden bahsetmiyorum. Kadın annedir, kadın üretkendir. Siz ilkokul terk, ilkokul diploması olan veya ortaokul terk, evde üreten kadını evden çıkardınız! Ucuz iş gücü olarak asgari ücret veya daha altında ücretlerle, hatta sosyal güvencesi bile olmadan sermayenin emrine verdiniz. Kocası işsiz kahvede oturdu oyun oynadı, kadın maaşını getirip kocasına verdi. Bakın kadını üretimden düşürdünüz. Ben okumuş, meslek sahibi olan, topluma katma değer üretecek kadından bahsetmiyorum. Öbür kadın da çalışıyordu zaten! Biz çalışmanın ne olduğunu anlamıyoruz! Çalışmak illa tekstile gidip parça seçmek değil ki! Ev dışında çalışmak değil!

Kadın evde zaten üretkendi. Yoğurt mayalıyordu, tarhana yapıyordu, makarna kesiyordu, reçel kaynatıyordu, turşu kuruyordu, yufka yapıyordu. Bunların ekonomik değerinden haberiniz var mı? Bunun yanında evin temizliğini yapıyordu, şimdi temizliğe kadın geliyor. Ben şu noktada takılıyım. Kadın evde üretken değildi diyorlar. Hayır efendim kadın üretkendi, kadının ekonomik değeri vardı. Her ev kadını, çocuğu olan ev kadını evinde çalışıyorsa, devlet sigorta yapmalı, 20 sene sonra da emekl etmeli! O kadın üretiyor çünkü. Topluma katkıda bulunuyor. Her ev kadınını, çocuğu olan kadın evde çalışıyorsa, çocuğunu yetiştiriyorsa devlet bu kadını sigorta etmeli, 20 sene sonra da emekli etmeli illa bir fabrikada çalışmasına gerek yok, zaten evde çalışıyor. Haa bizim çok fazla iş gücüne ihtiyacımız var, işsiz kimse kalmamışsa o zaman tamam yine kadın çalışsın! O zaman itirazım yok! Ama bir de bu olaya bu cepheden bakmak gerekiyor.

DEVAM EDECEK…

Gülbin Aybar

14 Ocak 2021 / ÖZGÜR İFADE

KARADENİZLİ BİR DOKTORUN MEMLEKETİM HİKAYESİ-2

Yazar Hakkında

Adı Soyadı:

Mesleği:


Tema Tasarım |