Ana Sayfa Kültür, Magazin, Yazarlar 20.01.2021 825 Görüntüleme
KARADENİZLİ BİR DOKTORUN MEMLEKETİM HİKAYESİ-2

KARADENİZLİ BİR DOKTORUN MEMLEKETİM HİKAYESİ-2

Özgür İfade Gazetesi Röportaj İkinci Kısım:
-Hocam yani kadın hem dışarıda çalıştı, hem de evde yapabildiği kadarıyla ev işlerini yaptı ve çocuğunu yetiştirdi. Dolayısıyla kadının iş yükü oldukça artmış oldu.

-Tabii ki! Bize 70’lerde dayatılan Feminizm çok enteresan ve çok komik sosyolojik karmaşadır detaylarına girmek istemiyorum. Bakın kadın ve erkek sadece ve sadece yasanın karşısında eşittir. Kadın ve erkek eşittir diyorlar ben anlayamıyorum. Ben aynı zamanda Anatomi Mütehasısıyım. Kadına bakıyorum, erkeğe bakıyorum anatomik ve fizyolojik olarak farklılıkları var. Kadın yasa karşısında eşitliğini savunmalı. Tabii ki istediğinde kadın erkeğin yapabildiği her işi yapabilir. Kimse itiraz etmiyor. Ama bunun yanında bir sosyolojik gerçeklik var! Kadın çiçektir diye yazıyor, ondan sonra madene gir diyor. Ama bırak kadın madende çalışmasın! Kadının bunu yapamayacağından değil! Ama bu eşitlik kavramı yanlış olarak değerlendiriyor.

– Yani kadın sınırlarını zorlamak zorunda bırakılıyor. Eşitlik ifadesi altında kadını çalışmaması gereken yerlerde çalıştırıyorlar, Kadının omuzundaki iş yükünü artırıyorlar, üstelik hakettiği maaşı, sosyal güvenceyi vermiyorlar. Ve kadına, kadın erkek eşittir burada çalışmakla bunu ispatlıyorsun diyorlar. O zaman Feminizm, sermaye sahipleri ve erkekler tarafından eşitlik adına kullanılıyor ve kadın emeği sömürülüyor doğru mudur hocam?

-Bu çok kullanıldı. Türkiye de 70’li yıllara kadar aileler kendi kendilerine yetiyordu. Çünkü anne üretkendi. Hele kırsalda ki kadın, hayvanları vardı. Sütünü, yoğurdunu, yumurtasını, yağını, peynirini bir çok ihtiyacını kendi üretiyordu. Bunu yok ettiler. Türkiyede en hızlı gelişen sektörünne olduğunu biliyor musunuz? Perakende sektörü. Yıllık 200 milyar doları geçmiş. Kadına ürettir miyorsunuz ki! Satıyorsunuz. Hazır yoğurt, hazır salça, dondurulmuş bezelye. Gülüyorum ben. Bezelyeyi konserve yapmak çok zahmetli bir iş değil ki! Bunlar çok tartışılması gereken şeyler. Ben ekonomik olarak Türkiye’nin yeni baştan top yekün yeni baştan üretmesi gerektiğini düşünüyorum. Yani kadın bir pazarın metası olmamalı. Ucuz iş gücü olarak çok uzun yıllar kullanıldı. Halen de kullanılıyor.
Ve tabii dünya bu gerçeklikle yüz yüze geldi. 1996 yılında Birleşmiş Milletler, İLO enformal ekonomi diye kabul etti. Temizlik, yaşlı bakım gibi komponentleri içine almadılarsa da, kadının evdeki üretimi bir ekonomik değer olarak ülkelerin yurt içi gayri safi milli hasılalarına yazılıyor. Demek ki kadın üretken! Bu farklı bir konu!

-Hocam biraz da ben Zifin Oteli okurlarımıza tanıtmak istiyorum. Zifin Otel, sadece para kazanmak amacı ile açılmış ticari bir yatırımdan öte, kültürel birikimleri, geleneksel birikimleri günümüz insanına tanıtma gibi bir misyon taşıyor. Diğer tesislerde görebileceğimiz gibi sadece popüler talepleri karşılamaya yönelik, lüks+hizmet=para mantığı güden bir yönetim politikanız yok. Ve bu yönü benim için çok kıymetli! Bu nedenle sizi ve Zifin Oteli okurlarımıza tanıtmak istedim.

-Dediğim gibi biz bunu büyücek bir misafirhane yapmış gibi algılıyoruz kendimizi. Misafirlerimiz de burada kendi evlerinde buldukları huzuru bulsunlar istiyoruz. Bizim misafirlerimiz zaman zaman mutfağa girer kendi istediklerini pişirirler. Bir çekincemiz ve sınırlamamız yok. Türk hamamımız var, saunamız var, buhar odamız var, spor salonumuz var, sinema salonumuz var, konferans salonumuz var, bunlar otel içinde ki sosyal alanlarımız. Bilardo masaları vs. Otelin dışında da gerçekten tabiatla birlikte iç içe olmak isteyenler insanlar için yapılabilecek pek çok etkinlik var. Bisikletlere binebilirler, ATV’lerimiz var, piknik yapabilirler, orman içinde yürüyüş yapabilirler, kar motosikletleri ile kışın gezebilirler, kar rampalarımız var, yürüyüş kayaklarımız var, İsveç’ten getirdik köpek kızaklarımız var. Hediklerimiz var fakat bu sene maalesef kar yağmadı. Yani burada insanların canı sıkılmaz. Yapabilecekleri pek çok etkinlik var. Kendileri bağımsız olarak da dolaşabilirler, piknik yapabilirler, Bungalovlarımızda kalabilirler. Bizim bu pandemide en büyük şansımız Bungalovlarımız oldu. İnsanlar sosyal mesafelerini koruyarak burada tatil yapabildiler.

– Hocam siz şu anda halen aktif olarak hekimlik görevinizi sürdürüyorsunuz, Zifin otelin yapım aşamasında her detayıyla siz ilgilendiniz hatta pek çok detay sizin elinizden çıktı. Aynı zamanda otelin işletmesini, yöneticiliğini de siz yapıyorsunuz. Beni en çok şaşırtan ve hoşuma giden bir detay da, konuklarınıza hazırlanan yemeklerin tamamı da sizin elinizden çıkıyor, hazırlanıyor. Otelin içinde ki tüm detaylara da genel anlamda vakıfsınız. Bu kadar zaman, emek ve ustalık, uzmanlık isteyen işleri bir arada yürütmek zor olmuyor mu? Nasıl planlıyorsunuz ve nasıl yetiştirebiliyorsunuz?

-Bunların hepsi sizin, hayatla olan ilişkinize bağlı. Bu söylediğiniz her şey yaşamın kendisi, hayat bu zaten. Çalışıyorsunuz. Ben doktorum. Bakın şimdi birkaç gün içinde İstanbul’a gidip ameliyat yapacağım. Hastayı Gürcistan’dan getirmişler, 9 aylık bebek, bacağında tümör var. O işim. Burada yemeği ben yapıyorum. Neden ben pişiriyorum yemeği? Aşçı aldık, olmadı. Bir aşçı daha aldık yine olmadı. Bir aşçı daha aldık, onunla da olmadı. Olmadığının karşılığı şu! Benim anneannem çok güzel yemek yapardı. Rahmetli annem çok güzel yemek yapardı. Yani bizim damak hafızamızda hep güzel lezzetler vardı çocukluğumuzdan beri… Ben yatılı okulda okudum ama orada da yemekler çok güzeldi. Şimdi hatırlarız Kuru fasulyeyi, pilavı, Samsa tatlısını… Şimdi sorsanız çoğunluk soğan yahnisini bile bilmez. Oysa Soğan Yahnisi saray yemeğiydi. Böyle olunca kızdım, ben yaparım yemeği dedim. Önceleri ben bu işe biraz oyun gibi başladım. Sonra iş üstüme kaldı. Şimdi mecburen ben yapıyorum. Ben özel bir şey yapmıyorum. Sadece söylediğim gibi anneannemin mutfağını yaşatmaya çalışıyorum. Şimdi burada kriter ne? Benim anneannem hakiki tereyağı kullanırdı. Yoğurdu kendi mayalardı. Sirkeyi kendi yapardı. Ben bunların hepsini anneannemde gördüm. Şimdi ben bunları burada yapmaya çalıştım, tabii farklılık yarattı.

-Lezzet farkını hissediyorlar. Bunu ben de farkettim

-Evet! Bütün kullandığımız malzeme olabildiğince doğal. Arkadaşımın zeytin bahçesi var. Benim zeytinimi toplar, bir çay bardağı tuzla tuzlar, sonra bekleriz biz 3 ay, 5 ay sonra misafirlerimize sunarız. Başka hiçbir şey, bizim zeytinimize girmez. Zeytinyağı aynı şekilde! Zeytin toplanır, zeytini sıktırırım, alır gelirim. Yani zeytinin suyu olarak alırım. Tereyağı; birkaç tane civarda Obalar’da, Çağman’da, Kulakkaya’da yaşayan kadınlar var tereyağı yapıyorlar. Yoksa şimdi piyasa da gördüklerimiz tereyağı değil. Onlar çiğ sütün kreması vs.. Halbuki tereyağı; süt yoğurt yapılır, yoğurt ayran yapılır, ayran çalkalanır ve tereyağı çıkartılır. Tabii ekonomik olarak siz çiğ sütün kremasından tereyağı yapıyorsanız, kalan sütten yoğurt veya peynir yapıyorsunuz. Böylece bir sütten iki ürün çıkartıyorsunuz. Köylü kurnazlığı denen şey budur. Bu çok yanlış bir şey. Sütü yoğurt yapacaksınız…Haa bir de kalan sudan çökelek yapıyorsunuz. Bu zaten sizin hakkınız olan bir ürün. Tereyağı yapıyorsunuz, kalanından çökelek yapıyorsunuz. Ben burada birkaç tane kadın buldum, geleneksel yöntemlerle ayrandan tereyağı yaptırıyorum.
Reçeli kendimiz kaynatıyoruz. Söylesem şaşırırsınız. Meyvenin pek çoğunu bu ormandan topluyoruz. Ne bulursak! Böğürtlen, çalı çileği, dağ çileği… Bunlardan kaynatıyoruz. Mesela benim Giresun’da evimin bahçesinde portakal ağacı var, toplayıp ondan reçel kaynatıyoruz. Sirkeyi zaten kendim yapıyorum. Dağ taş elma dolu. Ben toplayıp sirke yaptım, önce bana güldüler. Sirkenin üzerinde bir parmak sirke sineği olur. Şaşırıyorlar. Sirke sineği olmadan sirke olmaz. Onu alıyorsunuz altı sirke… Az önce dedim ya hayat bu zaten! Sirke! Markette raftan aldığınız sirke değil ki, kimyasal! Anneannem elma, armut, üzüm, hatta meyvenin çöpünü küpün içine koyardı, oradan alır kullanırdı. Siz neye inanıyorsunuz bilmiyorum ama Allah bu sirkülasyonu vermiş. Alın meyveyi biraz nohut atın, biraz tuz atın, biraz şeker atın 20 gün sonra sirke oluyor zaten. Bu bizim icat ettiğimiz bir şey değil yani. Yaşam bu işte. Bunlar çok komplike bir konu. Çok tartışılması gereken bir konu. Bunlar çok ciddi sorunlar. Ben, insanlığın yeniden toprağa dönmedikçe tekrar mutlu olabileceğini sanmıyorum.

-Adına rahat yaşamak diyoruz. Ama fabrikasyon ürünleri kullanarak sağlığımızı bozuyoruz. Üretmenin verdiği mutluluğu yaşayamıyoruz. Galiba farkında olmadan; modernlik diyerek, rahatlık diyerek kapitalizme kölelik ediyoruz. Özümüzden, her türlü geleneksel kültürel birkimimizden uzaklaşıyoruz.

– Hele de bu günlerde bakın inanılmaz tartışmalar var. Covit 19 hayatımıza girdi. İnsan çocuğuna sarılamaz duruma geldi. Bu işin felsefesine girmek istemiyorum. Bunun sebepleri çok nettir, bellidir! İnsanların doymazlığıdır! Niye biz sürekli stoklamak için üretiyoruz? Afrika aç! Ve biz stokladıklarımızı gelecek sene bozuldu bunlar diye atıyoruz. Afrika aç! Aç! Dünya herkesi besler! Yaşadığımız yaklaşık 80 senelik bir zaman! Bunun ötesi var mı? Bu nedenle biz doğallığa ve geleneksel reçetelere çok önem veriyoruz. Reçeli kendimiz kaynatıyoruz, turşuyu kendimiz kuruyoruz, tereyağı, zeytinyağını ve zeytinin olabilecek en doğalını tercih ediyoruz, yoğurdumuzu mayalıyoruz… Siz malzemeyi doğru ve kaliteli kullanırsanız ortaya da çok lezzetli bir yemek çıkıyor. Ben bunu yeni icat etmedim.

-Okurlarımıza benden bir tüyo olsun. Porsiyonlarınız oldukça dolu. Tartarak gramı gramına servis etmiyorsunuz yemekleri. Yani kalsın da yarın başka bir yemeğe çeviririz mantığı yok sizin mutfağınızda. Taze yensin bitsin diyerek porsiyonlarınız oldukça dolu dolu oluyor. Ayrıca mutfakta bulaşıklar için ve temizlikte arap sabunu kullanmanız dikkatimi çekti.

-Her yerde arap sabunu kullanıyoruz. Bana kalsa hiç çamaşır suyu kullandırmam ama bazı yasal zorunluluklar da var. Benim çevremdekiler olur mu diyor. Hayır hiçbir sakıncası yok. Bakın eliniz! Elinizde normal flora vardır. Cildinizde herhangi bir yara, kesik yoksa buradan içeriye mikrop girmez, virüste girmez. İnsanlara sık sık ellerinizi yıkayın diyorlar! Yıkayın tamam ama günde 15 kere yıkarsanız elinizin koruyucu bariyerini yok edersiniz. Sizin cildiniz bir yağ salgılıyor, elinizin bir nemi var. Bariyer bu! Mikrobun girmesini engelleyen bunlar. Hepsi birden bir bütün. Siz 15 kere elinizi yıkarsanız, bu bariyeri yok edersiniz ve cildinizi mikrop girişine açık hale getirirsiniz. Cildinizde bir yara olmadığı sürece virüs ya da mikrop giremez. Yapmamız gereken nedir? Virüs nereden giriyor mukozadan! Mukoza neresi? Ağzınız, burnunuz, gözleriniz! Bunlar dışarıya açık mukozalar. Buraları kapatarak korunmayı sağlayacaksınız. Neyse bu konuya da fazla girmeyeyim.

-Hocam bir vakıf kurduğunuzu öğrendim. Bu vakfın kuruluş amacı nedir? İleriye dönük hedefleriniz nelerdir?

-Biz eşimle kendi isteğimizle çocuk sahibi olmadık! Böyle olunca, haliyle ürettiğimiz bazı değerler var ve biz bunların ilerde millete ait olması gerektiği düşündük. Bir de mesleğim itibariyle bir hekim olarak, özellikle doğumsal anomalisi olan, doğuştan sakat olan yani, dudak yarığı, damak yarığı, parmakları bitişik olan çocuklar var. Ben bu çocukların tedavisi ile uğraşırım plastik cerrah olarak! Ekonomik durumu iyi olmayan bu tür hastalara yardımcı olmak amacıyla 1997 yılında Kafa Yüz ve Rekonstrüktif Cerrahi Vakfını Kurdum. Bir grup arkadaşımda destek oldular bana benimle birlikte olmak için. Ben öldükten sonra da geride neyim kaldıysa bu vakfa kalacak. Benden sonra bu vakıf yürür, yürümez bilemem ama; benim bütün hayalim ekonomik gücü olmayan bu hasta çocuklara bu vakıf yardımcı olabilsin! Benim temel felsefem bu! Çok bir şeyim yok, ben her yere yeterim diye de düşünmüyorum. Ama şunu biliyorum ki deryada bir damla misali, yaşanmışlığın bir manası olsun üzerinden yola çıkarak! Çünkü hayat dediğiniz bir süreç. Geliyorsunuz ve gidiyorsunuz! Bir de meslek itibarıyla o kadar çok şey yaşıyorsunuz ki! Ben sadece hastalarla yaşadım bu güne kadar. Herkes hasta! Ve ölüm çok kolay. Ameliyat sırasında ölüyor hasta servite ölüyor, Exitus! Bir kelime Exitus. Çıkış! Yani dünyadan çıkış! Ama bir hayat bitti! Onu ifade ediyor! Çağırıyorsunuz personeli Ex diyoruz, geliyor götürüyorlar doğru morga. Bitti işte. Ex! Bu kadar basit! Peki biz neyin kavgasını ediyoruz?

-Ne kadar anlamsız geliyor düşününce! Biz aralıklı periyotlarda tanık oluyoruz ölüme. Bir yakınımız, bir tanıdığımız öldüğünde sorguluyoruz dediklerinizi.

-Ben 40 yıldır bunu yaşıyorum! Ve o yüzden de bu dünya ile pek sağlıklı ilişkiler kurduğumu söyleyemem! Ben merak ediyorum neyin kavgası var diye! Garip bir kibir oluştu insanlarda… Herkes alçak dağları ben yarattım üzerinden yaşıyor! Halbuki bilmiyor ki… Benim bir arkadaşım 52 yaşında yemek yerken öldü. Yemek yerken kafası tabağa düştü. Hatırı sayılır bir mal varlığı, karısı, iki tane de dünya güzeli kızları vardı. O kadar çok hayali, planı vardı ki! Benimle paylaşırdı. 30 yaşından beri çalışıyordu, çok düzgün bir insandı. Ama bir anda öldü. Artık yok!
Ama bakıyorsunuz insanlar sanki hiç ölmeyecekmiş gibi davranıyor, yaşıyor. Gelen misafirlerimizin çoğu benim doktor olduğumu bilmiyor. Ben burada aşçılık yapıyorum, garsonluk yapıyorum. Geliyor 35 yaşında bir misafir çağırıyor beni:
-Evladım bakar mısın! Ben buyrun efendim diyorum. İşte söylüyor ne söyleyecekse… Sonra doktor olduğumu öğrendiklerinde hocam kusura bakmayın diyorlar. Ben diyorum burada doktor değilim. Aşçılık yapıyorum, garsonluk yapıyorum, çalışıyorum. Burada doktorluk yok! İşte insanlar karşısındaki herkesi kendisi kadar saygın algılarsa, ilişkilerini bu doğrultuda kurarsa, pardon demeye gerek kalmaz! Son zamanlarda ben toplumumuzda kibrin çok fazlalaştığına şahit oluyorum. Çok fazla kibir var insanlarda! Herkes dünya kendi etrafında dönüyor, O olmazsa hiçbir şey olmayacakmış gibi kuruyorlar ilişkilerini.

-Maneviyat azaldı galiba! Arttığı söylense de… Bu da tartışılır.

-Size bir hikaye anlatmak istiyorum. 8 – 9 kişlik bir toplantıya bir arkadaşımın daveti ile gittim. Konuşuluyor… Genç bir arkadaş Cenab-ı Allah’ın varlığının ile ispatı ile ilgili bir şeyler okuyor. MÖucizelerle, Allah’ın varlığını kanıtlamaya çalışıyor. Ben de dinliyorum. Bir şey söylesem onların düşündüğü gibi olmayacak hoşlanmayacaklar! Ama dayanamadım ve sordumum. Arkadaşlar siz inanıyorsanız Allah’ın varlığını kanıtlamaya sizin ihtiyacınız var mı? Yok dediler! Varsayın ben ateistim, inanmıyorum. Benim için Allah’ın varlığını ihtiyaç kanıtlamaya ihtiyaç var mı? Yok dediler. Peki siz 1 saattir neden konuşuyor kanıtlama ihtiyacı duyuyorsunuz diye sordum? Ortam buz gibi oldu tabii. Arkadaşlar yine de kanıtlama ihtiyacı duyarsanız çok uzağa gitmeyin, parmağınıza bakın. Parmağınıza bakarsanız orta ekleminizde beş tane çizgi görürsünüz, distal ekleminizde iki tane çizgi görürsünüz. Orta ekleminiz kendi üzerine 180 derece kapanır. Distal ekleminiz de 91 derece olmaz. Buna Allah diyebilirsiniz, yaratıcı güç diyebilirsiniz, tabiat diyebilrsiniz ne derseniz! Eğer bu eklem de kendi üzerine kapansaydı, hiçbir şeyi tutup kaldıramazdınız, her şey düşerdi elinizden.
Kafanızda ki saç rahatsız ediyor mu sizi? Hayır! Bir tel kopup yanağınıza düşse rahatsız oluyorsunuz. Böyle bir sensör tanıyor musunuz? Yapabilir misiniz? Ortalıkta inancı tarif eden insandan geçilmiyor. Siz bir sineğin toz şeker tanesini yemesini izlediniz mi? Ben izledim. Isıra ısıra yiyor toz şeker tanesini. Dedim ya insanlar çok kibirlendi diye. İnsanlar doğaya hükmediyormuş. Amerika’da bir kasırga oldu aldı evi götürdü. Hani sen doğaya hükmediyordun? Yağmur yağıyor, insanlar bayılıyoruz yağmurda yürümeye diyor! Sel oldu mu ne oluyor? Ne varsa önünde alıp götürüyor! Aynı yağmur değil mi? Bir şey yapabiliyor musunuz? E hani insanlar her şeye hükmediyordu? İnsanlar zavallılığının farkında değil. Covit19… 5 milyon yıldır virüs var dünyada. Bir virüs hayatınızı ne hale götürdü gördünüz mü? Hani ne oldu insanın kibri, egosu? Demek ki artık hayata başka bir pencereden bakmak gerekiyor. Bu kadar kibre, dünya bensiz dönmez düşüncelerine gerek yok. Bunun artık farkına varılmasının gerektiğini düşünüyorum.

-Hocam çok teşekkür ediyorum. Bu yoğunluğunuz içinde bize zaman ayırdınız ve benim için eşsiz bir sohbet oldu. Hepimizin zaman zaman düşündüğü ama nedense hep görmezden geldiği tüm gerçekleri keyifli bir sohbete sığdırdınız. Giresun sizin gibi bir değere sahip olduğu için çok şanslı. Bunu yürekten söylüyorum.
— SON —
Gülbin Aybar
15 Ocak 2021 / ÖZGÜR İFADE

KARADENİZLİ BİR DOKTORUN MEMLEKETİM HİKAYESİ-1

Google News XX Sitesi

Yazar Hakkında

Adı Soyadı:

Mesleği:




Tema Tasarım |