Türkiye büyükşehir tuzağını aşabilir mi?

ÖZEL HABER 08.06.2024 - 15:28, Güncelleme: 08.06.2024 - 15:28 12879+ kez okundu.
 

Türkiye büyükşehir tuzağını aşabilir mi?

Kırsal nüfusun yüzde 6’lara kadar gerilediği Türkiye’de kentlerde yaşayan nüfus gıdadan barınmaya, ulaşımdan enerjiye birçok alanda giderek daha da zorlayıcı olan bir sürece girdi. Kırsalda yaşamı ve üretimi yeniden örgütleyip büyükşehir tuzağını aşamazsak, bugünkü kaotik tablo çok daha ağırlaşacak…

Yusuf Yavuz Önümüzdeki dönemde sağlıklı, temiz ve ucuz gıda, içilebilir su, temiz hava, kolay ulaşım belirleyici olacak. Büyük kentlerin üzerinde giderek artan nüfusu, üretimin, eğitimin, sağlığın ve huzurlu yaşam koşullarının örgütleneceği, altyapısı geliştirilmiş kırsal alana taşımak zorundayız. Bunu yapamadığımız sürece dünyada nüfusu 1 milyonun üzerinde olan 30’dan fazla kente sahip nadir ülkelerden biri olarak bu kısır döngünün içinde kaybolup gideceğiz… Türkiye’de kentlerde yaşayan nüfus gıdadan barınmaya, ulaşımdan enerjiye birçok alanda giderek daha da zorlayıcı olan bir sürece girdi. Yeryüzünde konutun öyküsünün başladığı bölgelerden biri olan bu topraklarda bugünün insanı neolitik çağ insanından çok daha şansız durumda. 12 bin yıl önce suyu toprağı, otu yaprağı, sazı samanı, taşı ağacı bir araya getirip ortak yaşam alanları oluşturarak barınma sorununu; tohumu toprağa saçarak beslenme sorununu çözen neolitik insanı, bir yaşam devrimi başlatmıştı. Bugün aynı coğrafyalarda harabeye dönmüş ve yaşanmaz hale getirilmiş kentlerin üzerinde rezerv alan tartışması yapıyoruz. İnsanlığın binlerce yılda geliştirdiği ve bugün her biri birer “insan hakkı” olarak tanımlanan en temel yaşamsal ihtiyaçlar, önce adım adım parçalandı, son yıllarda ise un ufak edilerek yutulmak üzere. KENTLER KÖYE DÖNÜŞTÜ, KÖYLER KENTE Çatalhöyük’ten Aşıklı’ya, Hacılar’dan Çayönü’ne Anadolu coğrafyasının neolitikten bugüne kadar biriktirdiği barınma ve beslenme kültürü, bir yaşam pratiği olarak az da olsa kırsalda halen izlerini sürdürür. Yakın zaman öncesine kadar barınma sorununu bir iki aylık bir çaba ve emekle çözebilen kırsalda yaşayanların kentlere doldurulmasıyla kentler önce köye dönüştü, ardından ise “kentsel dönüşüm” kurgusuyla köyler de kente dönüştürülmeye başladı. (Isparta’nın Sütçüler ilçesine bağlı Darıbükü köyünde teraslanmış marul bahçesi. Küçük aile çiftliği ve geçimlik tarım, kırsal nüfusun en büyük dayanaklarından biriydi. ) Erken Cumhuriyet döneminde toplam nüfusun yaklaşık yüzde 75’lik kesiminin kırsal alanda yaşadığı Türkiye’de kentsel nüfus ise yüzde 25’ler seviyesindeydi. 1980’lerde bu oranlar birbiriyle kesişirken, ilerleyen yıllarda kır ve kent nüfusu Cumhuriyetin ilk yıllarının tam tersi bir orana dönüştü. Bugün ise bu durum neredeyse kırsalı yok edecek bir seviyeye geldi. TÜRKİYE’NİN KIRSAL NÜFUSU YÜZDE 6 SEVİYESİNE DÜŞTÜ TÜİK verilerine göre 2021 yılında Türkiye’de toplam nüfusun yüzde 93,2’si kentlerde yaşıyor. Belde ve köylerde yaşayan nüfusun oranı ise yüzde 6,8’e düşmüş durumda. Bu oranın son iki yılda bir miktar daha düşmüş olması kaçınılmaz. TÜİK verilerinin güvenirliğinin de sorgulandığı bu dönemde kırsal nüfusun yüzde 5’lere düştüğünü söylemek zorlama sayılmaz. 1997’DEN BU YANA 20 BİNDEN FAZLA KÖY OKULU KAPATILDI 1997’de çıkarılan 4306 sayılı kanun ile 8 yıllık zorunlu eğitime geçilmesi, sonuçları yeterince hesaplanmadan atılan adımlardan biriydi. Kanunun 1997-1998 eğitim öğretim yılından itibaren uygulamaya konulmasıyla taşımalı ya da yatılı bölge ilköğretim okulları sistemine geçildi ve aradan geçen süre içinde 20 binden fazla köy okulu kapandı. Bu rakam, ülkedeki tüm köylerin neredeyse yarısının okulsuz, öğretmensiz ve üretimsiz kalması anlamına geliyor. TARIMDA ÜRETİME DEĞİL, ÜRETİMSİZLİĞE DESTEK VERİLDİ Bunun üzerine 1999’da IMF ve Dünya Bankası ile yapılan anlaşmalar kapsamında verilen taahhütler gereği 2000’lerin başında tarımda doğrudan gelir desteği uygulamasına geçilmesi, ülkenin tarımsal sektör altyapısının uygun olmaması nedeniyle üreticinin aleyhine işledi ve kırsal göç tetiklendi. Binlerce yıllık üretim kültürünün bir parçası olan çiftçiler, kentlerde ucuz ve niteliksiz işgücüne dönüştü. 2006’da çıkarılan tohum yasası ile kalibrasyon ve sertifikasyon gibi gerekçelere dayanılarak yerel tohumların ticari olarak satışına yasak getirilmesi de yerel üretimi desteksiz bıraktı. Bakanlık, yalnızca sertifikalı ve hibrit tohumlara destek vereceğini açıklarken, zaten üretimde zorlanan kimi üreticiler, tarlasını Müteahhitlere verip apartman yaptırmayı seçti.   BÜYÜKŞEHİR YASASI İLE 16 BİN KÖY BİR GECEDE MAHALLE OLDU “Kentte ne varsa köyde de o olacak” sloganını bir siyasi söyleme dönüştüren iktidar eliyle 2012’de çıkarılan Büyükşehir Yasası ile bir gecede 16 binin üzerindeki köy ile 1053 beldenin “mahalle” statüsüne dönüştürülmesi,  kırsal nüfusa vurulan son büyük darbelerden biriydi. Eskiden köy ya da belde olan ancak düzenlemeyle bir gecede şehrin mahallesine dönüştürülen yerleşimlerde yaşayanlar da artık “şehirli” nüfusun bir parçası olarak sayılacaktı. Ancak sadece sayılacak olması, gerçekte yaşanan koşulları iyileştirmeye yetmiyordu. (Anadolu coğrafyasında küçük aile çiftçiliği binlerce yılın gerçeği. Isparta Sütçüler’e bağlı Kasımlar köyünde bir köylü buğdayını biçiyor.) ‘MAHALLE’ OLAN KÖYDE TAVUK BESLEMEK YASAK Örneğin Antalya’nın bir dağ köyü birden “mahalle” statüsüne geçmiş ve yasaya göre mahallede evinin altında bir ahır bulunması ya da bahçendeki kümeste tavuk yetiştirmeniz mümkün değildi. Konya Taşkent’te yüzlerce yıldır hayvancılık yapan çobanlar, yerel yöneticilerin imar kanununu gerekçe göstererek keçilerini ilçe merkezine sokmama dayatmasıyla karşı karşıya kalabiliyorlardı. Çünkü artık köyler, beldeler birer mahalleydi ve örneğin Çankaya’daki bir mahalle neyse, Ayaş’ın bir köyü de çıkarılan yasa ile kâğıt üzerinde öyle görülüyordu. Büyükşehir yasasının yarattığı açmazlar iktidar mensuplarının gittiği her yerde ayağına dolandı. Bu kapsama sokulan 30 ilin kırsalında yaşayan halk bıkıp usanmadan bu yasanın yarattığı sorunları anlatıp durdu. İKTİDAR HATASINI ANLADI, ‘KIRSAL MAHALLE’ DÜZENLEMESİ GETİRDİ Nihayetinde bu düzenlemeden çark eden iktidar Ekim 2020’de çıkarılan bir torba yasaya “kırsal mahalle ve yerleşik alan düzenlemesi” ekleyerek yeni bir adım attı. Ardından ise Nisan 2021’de bu kanuna dayanılarak çıkarılan yönetmelikle mahalleye dönen köylerin “kırsal mahalle” statüsüne geçirilmesinin önü açıldı. Ancak büyükşehirlerin çatısı altında birçok vergi ve uygulamanın altında ezilen bu yerleşimlerin bir gecede ve tek bir düzenleme ile ‘zorunlu’ olarak köyden mahalleye dönüşürken, yapılan yeni düzenleme mahalleden köye dönüşmeyi bir tercih haline getirdi. Büyükşehirlere bağlı olan ve ancak bu düzenlemeden haberdar olabilen mahalleler, eğer başvururlarsa ve gerekli koşulları taşıyorlarsa “kırsal mahalle” statüsüne dönüşebilecekti. (Türkiye’de küçük aile çiftliği ve yerel tohumlar üretim çeşitliliğinin de garantisiydi.)   TÜRKİYE’DE BELÇİKA BÜYÜKLÜĞÜNDE TARIM ARAZİSİ TERK EDİLDİ Tarımsal üretim küçük üreticiler ve aile çiftçiliği modelinden giderek uzaklaşırken, özellikle büyük kentlere yakın olan kırsal yerleşimlerde tarım arazileri birer birer betonlaşmaya başladı. Türkiye’de 2010’lu yılların ortalarına gelindiğinde toprağa küsen üreticilerin terk ettiği ekilebilir tarım arazisi miktarı Belçika’nın yüzölçümü (3 milyon ha.) kadardı. Türkiye birçok üründe kendi kendine yeten ülke olmaktan çıkıp ithalatçı konumuna düşerken özellikle pandemi sürecinin ardından gıdanın ne denli stratejik bir ürün olduğu daha iyi kavrandı. Bu yüzden iktidar ağır üretim maliyetleri ve kırsalın boşalması yüzünden üreticinin terk ettiği ekilmeyen arazilerin ekilmesi için yeni düzenlemeler yaparken, bir yandan da hayvancılık için günü kurtarmaya yönelik destekler açıklıyor. Ancak tüm bu çabalar kırsalın yeniden canlanmasına yeterli değil. Çünkü iş öyle bir noktaya geldi ki üretmek artık tüketmekten daha pahalı bir hale geldi, getirildi. KIRSAL NÜFUS ERİDİKÇE ‘ORTA YOĞUN KENT’ TANIMI GETİRİLDİ Enflasyondan ekonomik verilere rakamlarla oynayıp tabloyu kendi göstermek istediği hale getirmeyi seven iktidar, kırsal nüfus rakamlarında da algıyı değiştirecek bir düzenleme yaptı. Buna göre büyükşehir yasasının yarattığı sorunlardan biri olan “şehirli nüfus” istatistiğini değiştirebilmek için, “yoğun kent”, “orta yoğun kent” ve “kır” yerleşimleri tanımları getirildi. Böylece “nüfusumuzun yüzde 67’si yoğun kent olarak sınıflandırılan yerlerde ikamet ediyor” denildi. Ancak bu düzenleme ve söylem kırsal ve kentsel alanlarda yaşayan nüfusun gerçekliğini değiştirmedi, sadece ilçeleri ve bazı beldeleri kırla kent arasında bir yere oturtarak “orta yoğun kent” kavramını icat ettiler ve yoğun kent olan metropol ve büyük kentlerden ayırdılar. Böylece ilçeler ve bazı illerdeki nüfusu “orta yoğun kent” diye tasnif ederek kentsel nüfusu istatistiksel olarak azaltma yoluna gittiler. KÖYLERİN MAHALLEYE DÖNÜŞTÜĞÜ TÜRKİYE’DE 1 YUMURTA 10 TL OLDU Bugün Türkiye’de “organik” etiketiyle piyasaya sunulan tek bir yumurta yaklaşık 9-10 TL’ye, bir litre keçi sütü 60 TL’ye, iyi kalite bir litre zeytinyağı 600-700 TL’ye satılır hale geldi. Tahıldan bakliyata, sebzeden meyveye, et ürünlerinden süt ürünlerine birçok temel gıdada olağanüstü fiyat artışları yaşanırken en temel insani ihtiyaçların başında gelen barınma da büyük bir sorun halini aldı. Kiracıyı da, ev sahibini de benzer ölçüde vuran enflasyon ve buna bağlı olarak artan konut ve kira fiyatları barınmayı bir ihtiyaç olmaktan çıkarıp lüks haline getirdi. Bugün Ege ve Akdeniz bölgelerindeki köylerde bile kira fiyatları büyük kentlerle yarışır durumda. Bu bir tür “kaçış yok” duygusu yaratsa da uzun vadede sürdürülebilir bir şey olmadığı açık. (Giderek betonarmenin kuşattığı Mersin’in Anamur ilçesinde üretimi sürdürme çabası veren mahallelerden biri)   BU COĞRAFYADA DEVLETLERİ HEP ÜRETİM AYAKTA TUTTU Eğitimden sağlığa, altyapıdan planlı yapılaşmaya birçok sorunun çözülmesi koşuluyla kırsal nüfusu yerinde tutmanın, ülke için oldukça stratejik bir konu olan beslenme bağımsızlığını da beraberinde getireceği ortada. Geçmişte bunun onlarca örneği var. Batı Roma’nın çöküşünün ardından Doğu Roma’nın (Bizans) yaklaşık bin yıl daha ayakta kalabilmesinin nedeni, İpek Yolunu önemli ölçüde kontrol etmesi ve sırtını yasladığı üretim coğrafyasıydı. Aynı şekilde Batı Roma’nın kalbinde yola devam eden Venedik, Floransa ve Ceneviz gibi İtalyan şehir devletlerinin ticari ve kültürel canlılığını besleyen de önemli ölçüde Doğu’nun üretimiydi. İpekten yüne, safrandan buğdaya, pirinçten baharata, deriden dokumaya Doğu’nun malları Sanayi devrimine kadar Avrupa kentlerini şenlendiriyordu. KENTLERE YIĞILAN MİLYONLAR SİYASETİN ARKA BAHÇESİ OLDU Üretimden koparılan milyonların ucuz ve niteliksiz işgücü olarak kentlere doldurulmasının ardından gelen kuşakların da tabela üniversitelerinin vasatlık tornasından geçirilerek diplomalı işsizler ordusuna katılması bugünün kentlerini milyonlarca genç işsizin barınmaya ve beslenmeye çalıştığı birer toplama kampına dönüştürdü. Kırsaldaki üretici nüfus binlerce yıldır kentleri ayakta tutmuştu. Bugün kırsal nüfusun da kentin içinde eritilmesiyle ortaya çıkan sosyal doku, siyasetin kolayca yönlendirip oy devşirebildiği yığınlar yarattı. Son 20 yılın siyasi literatürüne giren makarna-kömür, yardım-istihdam vaadi siyaseti, ülkeyi ve kentleri yönetenlerin elinde oyuncağa dönüşen milyonlar yarattı. Bu yüzden yerel seçimler ülkede giderek çok daha kıran kırana geçmeye başladı. Çünkü siyasetin rant aracı olan yerel yönetimler milyarlarca liralık bütçelerin döndüğü bir mecra haline geldi. İmar ve emlak rantının belirleyici olduğu yerel yönetim anlayışında kentler devasa birer şantiye alanına dönüşürken, ekmek, toprak ve suyun önemi bu toz duman arasında unutuldu gitti. (Bir zamanlar asma çardaklarının çevrelediği Antalya’nın Kaş ilçesine bağlı İslamlar köyü hızlı ve plansız yapılaşmanın yeni merkezlerinden biri oldu) POP YILDIZI GİBİ DAVRANAN LÜKS DÜŞKÜNÜ BELEDİYE BAŞKANLARI İstisna durumları saymazsak, pop yıldızlarına özgü lüks siyah otomobillerin içinden korumalar eşliğinde inen belediye başkanlarının hüküm sürdüğü yerel yönetimleri ele geçirmek için artık kıran kırana bir yarış var. Son üç yılda kentlerde yaşamanın bedeli bugüne kadar görülmedik ölçüde ağırlaştı. Bilgisayar animasyonlarıyla oluşturulan çılgın projelerin havalarda uçuştuğu 2010’lu yılların yerel seçim atmosferi büyük ölçüde bitmiş değil. Bu nedenle önümüzdeki yerel seçimlerde kentleri yönetecek kadroları seçecek olan halkın yaşamla yıkım arasındaki ince çizgiyi çok iyi oylaması gerekiyor. Kentleri “arsa” olarak gören ve büyük ölçüde imar rantından, beton ekonomisinden beslenerek örgütlenen, günü kurtarmak için geleceği yok etmekten çekinmeye rantiyeci anlayışa mı teslim edeceğiz, yoksa bütün anlamlarıyla yaşamı her şeyin üstünde tutan bir anlayışla mı yola devam edeceğiz. KIRSALI YENİDEN ÖRGÜTLEYEMEZSEK KENTLERDE KAYBOLACAĞIZ Önümüzdeki dönemde sağlıklı, temiz ve ucuz gıda, içilebilir su, temiz hava, kolay ulaşım belirleyici olacak. Büyük kentlerin üzerinde giderek artan nüfusu, üretimin, eğitimin, sağlığın ve huzurlu yaşam koşullarının örgütleneceği, altyapısı geliştirilmiş kırsal alana taşımak zorundayız. Bunu yapamadığımız sürece dünyada nüfusu 1 milyonun üzerinde olan 30’dan fazla kente sahip nadir ülkelerden biri olarak bu kısır döngünün içinde kaybolup gideceğiz…
Kırsal nüfusun yüzde 6’lara kadar gerilediği Türkiye’de kentlerde yaşayan nüfus gıdadan barınmaya, ulaşımdan enerjiye birçok alanda giderek daha da zorlayıcı olan bir sürece girdi. Kırsalda yaşamı ve üretimi yeniden örgütleyip büyükşehir tuzağını aşamazsak, bugünkü kaotik tablo çok daha ağırlaşacak…

Yusuf Yavuz

Önümüzdeki dönemde sağlıklı, temiz ve ucuz gıda, içilebilir su, temiz hava, kolay ulaşım belirleyici olacak. Büyük kentlerin üzerinde giderek artan nüfusu, üretimin, eğitimin, sağlığın ve huzurlu yaşam koşullarının örgütleneceği, altyapısı geliştirilmiş kırsal alana taşımak zorundayız. Bunu yapamadığımız sürece dünyada nüfusu 1 milyonun üzerinde olan 30’dan fazla kente sahip nadir ülkelerden biri olarak bu kısır döngünün içinde kaybolup gideceğiz…

Türkiye’de kentlerde yaşayan nüfus gıdadan barınmaya, ulaşımdan enerjiye birçok alanda giderek daha da zorlayıcı olan bir sürece girdi.

Yeryüzünde konutun öyküsünün başladığı bölgelerden biri olan bu topraklarda bugünün insanı neolitik çağ insanından çok daha şansız durumda. 12 bin yıl önce suyu toprağı, otu yaprağı, sazı samanı, taşı ağacı bir araya getirip ortak yaşam alanları oluşturarak barınma sorununu; tohumu toprağa saçarak beslenme sorununu çözen neolitik insanı, bir yaşam devrimi başlatmıştı.

Bugün aynı coğrafyalarda harabeye dönmüş ve yaşanmaz hale getirilmiş kentlerin üzerinde rezerv alan tartışması yapıyoruz. İnsanlığın binlerce yılda geliştirdiği ve bugün her biri birer “insan hakkı” olarak tanımlanan en temel yaşamsal ihtiyaçlar, önce adım adım parçalandı, son yıllarda ise un ufak edilerek yutulmak üzere.

KENTLER KÖYE DÖNÜŞTÜ, KÖYLER KENTE

Çatalhöyük’ten Aşıklı’ya, Hacılar’dan Çayönü’ne Anadolu coğrafyasının neolitikten bugüne kadar biriktirdiği barınma ve beslenme kültürü, bir yaşam pratiği olarak az da olsa kırsalda halen izlerini sürdürür. Yakın zaman öncesine kadar barınma sorununu bir iki aylık bir çaba ve emekle çözebilen kırsalda yaşayanların kentlere doldurulmasıyla kentler önce köye dönüştü, ardından ise “kentsel dönüşüm” kurgusuyla köyler de kente dönüştürülmeye başladı.

(Isparta’nın Sütçüler ilçesine bağlı Darıbükü köyünde teraslanmış marul bahçesi. Küçük aile çiftliği ve geçimlik tarım, kırsal nüfusun en büyük dayanaklarından biriydi. )

Erken Cumhuriyet döneminde toplam nüfusun yaklaşık yüzde 75’lik kesiminin kırsal alanda yaşadığı Türkiye’de kentsel nüfus ise yüzde 25’ler seviyesindeydi. 1980’lerde bu oranlar birbiriyle kesişirken, ilerleyen yıllarda kır ve kent nüfusu Cumhuriyetin ilk yıllarının tam tersi bir orana dönüştü. Bugün ise bu durum neredeyse kırsalı yok edecek bir seviyeye geldi.

TÜRKİYE’NİN KIRSAL NÜFUSU YÜZDE 6 SEVİYESİNE DÜŞTÜ

TÜİK verilerine göre 2021 yılında Türkiye’de toplam nüfusun yüzde 93,2’si kentlerde yaşıyor. Belde ve köylerde yaşayan nüfusun oranı ise yüzde 6,8’e düşmüş durumda. Bu oranın son iki yılda bir miktar daha düşmüş olması kaçınılmaz. TÜİK verilerinin güvenirliğinin de sorgulandığı bu dönemde kırsal nüfusun yüzde 5’lere düştüğünü söylemek zorlama sayılmaz.

1997’DEN BU YANA 20 BİNDEN FAZLA KÖY OKULU KAPATILDI

1997’de çıkarılan 4306 sayılı kanun ile 8 yıllık zorunlu eğitime geçilmesi, sonuçları yeterince hesaplanmadan atılan adımlardan biriydi. Kanunun 1997-1998 eğitim öğretim yılından itibaren uygulamaya konulmasıyla taşımalı ya da yatılı bölge ilköğretim okulları sistemine geçildi ve aradan geçen süre içinde 20 binden fazla köy okulu kapandı. Bu rakam, ülkedeki tüm köylerin neredeyse yarısının okulsuz, öğretmensiz ve üretimsiz kalması anlamına geliyor.

TARIMDA ÜRETİME DEĞİL, ÜRETİMSİZLİĞE DESTEK VERİLDİ

Bunun üzerine 1999’da IMF ve Dünya Bankası ile yapılan anlaşmalar kapsamında verilen taahhütler gereği 2000’lerin başında tarımda doğrudan gelir desteği uygulamasına geçilmesi, ülkenin tarımsal sektör altyapısının uygun olmaması nedeniyle üreticinin aleyhine işledi ve kırsal göç tetiklendi. Binlerce yıllık üretim kültürünün bir parçası olan çiftçiler, kentlerde ucuz ve niteliksiz işgücüne dönüştü. 2006’da çıkarılan tohum yasası ile kalibrasyon ve sertifikasyon gibi gerekçelere dayanılarak yerel tohumların ticari olarak satışına yasak getirilmesi de yerel üretimi desteksiz bıraktı. Bakanlık, yalnızca sertifikalı ve hibrit tohumlara destek vereceğini açıklarken, zaten üretimde zorlanan kimi üreticiler, tarlasını Müteahhitlere verip apartman yaptırmayı seçti.

 

BÜYÜKŞEHİR YASASI İLE 16 BİN KÖY BİR GECEDE MAHALLE OLDU

“Kentte ne varsa köyde de o olacak” sloganını bir siyasi söyleme dönüştüren iktidar eliyle 2012’de çıkarılan Büyükşehir Yasası ile bir gecede 16 binin üzerindeki köy ile 1053 beldenin “mahalle” statüsüne dönüştürülmesi,  kırsal nüfusa vurulan son büyük darbelerden biriydi. Eskiden köy ya da belde olan ancak düzenlemeyle bir gecede şehrin mahallesine dönüştürülen yerleşimlerde yaşayanlar da artık “şehirli” nüfusun bir parçası olarak sayılacaktı. Ancak sadece sayılacak olması, gerçekte yaşanan koşulları iyileştirmeye yetmiyordu.

(Anadolu coğrafyasında küçük aile çiftçiliği binlerce yılın gerçeği. Isparta Sütçüler’e bağlı Kasımlar köyünde bir köylü buğdayını biçiyor.)

‘MAHALLE’ OLAN KÖYDE TAVUK BESLEMEK YASAK

Örneğin Antalya’nın bir dağ köyü birden “mahalle” statüsüne geçmiş ve yasaya göre mahallede evinin altında bir ahır bulunması ya da bahçendeki kümeste tavuk yetiştirmeniz mümkün değildi. Konya Taşkent’te yüzlerce yıldır hayvancılık yapan çobanlar, yerel yöneticilerin imar kanununu gerekçe göstererek keçilerini ilçe merkezine sokmama dayatmasıyla karşı karşıya kalabiliyorlardı. Çünkü artık köyler, beldeler birer mahalleydi ve örneğin Çankaya’daki bir mahalle neyse, Ayaş’ın bir köyü de çıkarılan yasa ile kâğıt üzerinde öyle görülüyordu. Büyükşehir yasasının yarattığı açmazlar iktidar mensuplarının gittiği her yerde ayağına dolandı. Bu kapsama sokulan 30 ilin kırsalında yaşayan halk bıkıp usanmadan bu yasanın yarattığı sorunları anlatıp durdu.

İKTİDAR HATASINI ANLADI, ‘KIRSAL MAHALLE’ DÜZENLEMESİ GETİRDİ

Nihayetinde bu düzenlemeden çark eden iktidar Ekim 2020’de çıkarılan bir torba yasaya “kırsal mahalle ve yerleşik alan düzenlemesi” ekleyerek yeni bir adım attı. Ardından ise Nisan 2021’de bu kanuna dayanılarak çıkarılan yönetmelikle mahalleye dönen köylerin “kırsal mahalle” statüsüne geçirilmesinin önü açıldı. Ancak büyükşehirlerin çatısı altında birçok vergi ve uygulamanın altında ezilen bu yerleşimlerin bir gecede ve tek bir düzenleme ile ‘zorunlu’ olarak köyden mahalleye dönüşürken, yapılan yeni düzenleme mahalleden köye dönüşmeyi bir tercih haline getirdi. Büyükşehirlere bağlı olan ve ancak bu düzenlemeden haberdar olabilen mahalleler, eğer başvururlarsa ve gerekli koşulları taşıyorlarsa “kırsal mahalle” statüsüne dönüşebilecekti.

(Türkiye’de küçük aile çiftliği ve yerel tohumlar üretim çeşitliliğinin de garantisiydi.)

 

TÜRKİYE’DE BELÇİKA BÜYÜKLÜĞÜNDE TARIM ARAZİSİ TERK EDİLDİ

Tarımsal üretim küçük üreticiler ve aile çiftçiliği modelinden giderek uzaklaşırken, özellikle büyük kentlere yakın olan kırsal yerleşimlerde tarım arazileri birer birer betonlaşmaya başladı. Türkiye’de 2010’lu yılların ortalarına gelindiğinde toprağa küsen üreticilerin terk ettiği ekilebilir tarım arazisi miktarı Belçika’nın yüzölçümü (3 milyon ha.) kadardı. Türkiye birçok üründe kendi kendine yeten ülke olmaktan çıkıp ithalatçı konumuna düşerken özellikle pandemi sürecinin ardından gıdanın ne denli stratejik bir ürün olduğu daha iyi kavrandı. Bu yüzden iktidar ağır üretim maliyetleri ve kırsalın boşalması yüzünden üreticinin terk ettiği ekilmeyen arazilerin ekilmesi için yeni düzenlemeler yaparken, bir yandan da hayvancılık için günü kurtarmaya yönelik destekler açıklıyor. Ancak tüm bu çabalar kırsalın yeniden canlanmasına yeterli değil. Çünkü iş öyle bir noktaya geldi ki üretmek artık tüketmekten daha pahalı bir hale geldi, getirildi.

KIRSAL NÜFUS ERİDİKÇE ‘ORTA YOĞUN KENT’ TANIMI GETİRİLDİ

Enflasyondan ekonomik verilere rakamlarla oynayıp tabloyu kendi göstermek istediği hale getirmeyi seven iktidar, kırsal nüfus rakamlarında da algıyı değiştirecek bir düzenleme yaptı. Buna göre büyükşehir yasasının yarattığı sorunlardan biri olan “şehirli nüfus” istatistiğini değiştirebilmek için, “yoğun kent”, “orta yoğun kent” ve “kır” yerleşimleri tanımları getirildi. Böylece “nüfusumuzun yüzde 67’si yoğun kent olarak sınıflandırılan yerlerde ikamet ediyor” denildi. Ancak bu düzenleme ve söylem kırsal ve kentsel alanlarda yaşayan nüfusun gerçekliğini değiştirmedi, sadece ilçeleri ve bazı beldeleri kırla kent arasında bir yere oturtarak “orta yoğun kent” kavramını icat ettiler ve yoğun kent olan metropol ve büyük kentlerden ayırdılar. Böylece ilçeler ve bazı illerdeki nüfusu “orta yoğun kent” diye tasnif ederek kentsel nüfusu istatistiksel olarak azaltma yoluna gittiler.

KÖYLERİN MAHALLEYE DÖNÜŞTÜĞÜ TÜRKİYE’DE 1 YUMURTA 10 TL OLDU

Bugün Türkiye’de “organik” etiketiyle piyasaya sunulan tek bir yumurta yaklaşık 9-10 TL’ye, bir litre keçi sütü 60 TL’ye, iyi kalite bir litre zeytinyağı 600-700 TL’ye satılır hale geldi. Tahıldan bakliyata, sebzeden meyveye, et ürünlerinden süt ürünlerine birçok temel gıdada olağanüstü fiyat artışları yaşanırken en temel insani ihtiyaçların başında gelen barınma da büyük bir sorun halini aldı. Kiracıyı da, ev sahibini de benzer ölçüde vuran enflasyon ve buna bağlı olarak artan konut ve kira fiyatları barınmayı bir ihtiyaç olmaktan çıkarıp lüks haline getirdi. Bugün Ege ve Akdeniz bölgelerindeki köylerde bile kira fiyatları büyük kentlerle yarışır durumda. Bu bir tür “kaçış yok” duygusu yaratsa da uzun vadede sürdürülebilir bir şey olmadığı açık.

(Giderek betonarmenin kuşattığı Mersin’in Anamur ilçesinde üretimi sürdürme çabası veren mahallelerden biri)

 

BU COĞRAFYADA DEVLETLERİ HEP ÜRETİM AYAKTA TUTTU

Eğitimden sağlığa, altyapıdan planlı yapılaşmaya birçok sorunun çözülmesi koşuluyla kırsal nüfusu yerinde tutmanın, ülke için oldukça stratejik bir konu olan beslenme bağımsızlığını da beraberinde getireceği ortada. Geçmişte bunun onlarca örneği var. Batı Roma’nın çöküşünün ardından Doğu Roma’nın (Bizans) yaklaşık bin yıl daha ayakta kalabilmesinin nedeni, İpek Yolunu önemli ölçüde kontrol etmesi ve sırtını yasladığı üretim coğrafyasıydı. Aynı şekilde Batı Roma’nın kalbinde yola devam eden Venedik, Floransa ve Ceneviz gibi İtalyan şehir devletlerinin ticari ve kültürel canlılığını besleyen de önemli ölçüde Doğu’nun üretimiydi. İpekten yüne, safrandan buğdaya, pirinçten baharata, deriden dokumaya Doğu’nun malları Sanayi devrimine kadar Avrupa kentlerini şenlendiriyordu.

KENTLERE YIĞILAN MİLYONLAR SİYASETİN ARKA BAHÇESİ OLDU

Üretimden koparılan milyonların ucuz ve niteliksiz işgücü olarak kentlere doldurulmasının ardından gelen kuşakların da tabela üniversitelerinin vasatlık tornasından geçirilerek diplomalı işsizler ordusuna katılması bugünün kentlerini milyonlarca genç işsizin barınmaya ve beslenmeye çalıştığı birer toplama kampına dönüştürdü. Kırsaldaki üretici nüfus binlerce yıldır kentleri ayakta tutmuştu. Bugün kırsal nüfusun da kentin içinde eritilmesiyle ortaya çıkan sosyal doku, siyasetin kolayca yönlendirip oy devşirebildiği yığınlar yarattı. Son 20 yılın siyasi literatürüne giren makarna-kömür, yardım-istihdam vaadi siyaseti, ülkeyi ve kentleri yönetenlerin elinde oyuncağa dönüşen milyonlar yarattı. Bu yüzden yerel seçimler ülkede giderek çok daha kıran kırana geçmeye başladı. Çünkü siyasetin rant aracı olan yerel yönetimler milyarlarca liralık bütçelerin döndüğü bir mecra haline geldi. İmar ve emlak rantının belirleyici olduğu yerel yönetim anlayışında kentler devasa birer şantiye alanına dönüşürken, ekmek, toprak ve suyun önemi bu toz duman arasında unutuldu gitti.

(Bir zamanlar asma çardaklarının çevrelediği Antalya’nın Kaş ilçesine bağlı İslamlar köyü hızlı ve plansız yapılaşmanın yeni merkezlerinden biri oldu)

POP YILDIZI GİBİ DAVRANAN LÜKS DÜŞKÜNÜ BELEDİYE BAŞKANLARI

İstisna durumları saymazsak, pop yıldızlarına özgü lüks siyah otomobillerin içinden korumalar eşliğinde inen belediye başkanlarının hüküm sürdüğü yerel yönetimleri ele geçirmek için artık kıran kırana bir yarış var. Son üç yılda kentlerde yaşamanın bedeli bugüne kadar görülmedik ölçüde ağırlaştı. Bilgisayar animasyonlarıyla oluşturulan çılgın projelerin havalarda uçuştuğu 2010’lu yılların yerel seçim atmosferi büyük ölçüde bitmiş değil. Bu nedenle önümüzdeki yerel seçimlerde kentleri yönetecek kadroları seçecek olan halkın yaşamla yıkım arasındaki ince çizgiyi çok iyi oylaması gerekiyor. Kentleri “arsa” olarak gören ve büyük ölçüde imar rantından, beton ekonomisinden beslenerek örgütlenen, günü kurtarmak için geleceği yok etmekten çekinmeye rantiyeci anlayışa mı teslim edeceğiz, yoksa bütün anlamlarıyla yaşamı her şeyin üstünde tutan bir anlayışla mı yola devam edeceğiz.

KIRSALI YENİDEN ÖRGÜTLEYEMEZSEK KENTLERDE KAYBOLACAĞIZ

Önümüzdeki dönemde sağlıklı, temiz ve ucuz gıda, içilebilir su, temiz hava, kolay ulaşım belirleyici olacak. Büyük kentlerin üzerinde giderek artan nüfusu, üretimin, eğitimin, sağlığın ve huzurlu yaşam koşullarının örgütleneceği, altyapısı geliştirilmiş kırsal alana taşımak zorundayız. Bunu yapamadığımız sürece dünyada nüfusu 1 milyonun üzerinde olan 30’dan fazla kente sahip nadir ülkelerden biri olarak bu kısır döngünün içinde kaybolup gideceğiz…

Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.